Yorumlar
fair (13 Ağustos, 2008 12:47 Çarşamba)gerçekten nefis bir yazı olmuş.. ben kendi adıma yeni bir marka çıktığında ve de yine ingilizce bir isiim olduğunda mutlaka bu yazıyı ilgili yere göndereceğim..
MioCaro (13 Ağustos, 2008 13:05 Çarşamba)yazıyı okurken aklıma takılan nokta yurtdışı satışları olmuştu. markayı isimlendirirken belki de yurtdışı satışları da önemli bir faktör olduğundan ingilizce türetme isimler tercih ediliyor olabilir diye düşündüm. kısaca değinilmiş konuya. adı geçen markaların yurtdışındaki ülkelere göre pazar payları nedir bilemiyorum ancak amsterdam havaalanının büyük mağazalarında eti ürünlerini tüm çeşitleriyle büyük stantlarda görmek mümkün.
not: eti'nin süper bir bisküvisi var. yeni takıntım. adı "benimo" türkçe bir isim başka bir dili çağrıştırdığı halde. bu da konunun başka bir yönü sanırım.
bence (genel geçer bir geyik haline gelmiş olsa da) kendi teknolojisini üretemeyen, dışa bağımlı bir ülkede böyle bir dil sorunun yaşanması çok doğal. her zaman olacak. her zaman nafile tartışacağız konuyu. yine de duyarlı olmak gerekir tabi. dili tamamen kaybetmemek toptan yozlaşmasına bir nebze olsun engel olabilmek için
betofin (13 Ağustos, 2008 18:20 Çarşamba)marka ismi olarak değil ama insanların kullandığı ortalama kelime dağarcığı ile ilgili bir iki örnek var. radikal gazetesi ilk çıktığında boy boy radikal'in sözlük tanımının altı çizili bir şekilde reklamlarında kullanıyordu. bu şekilde kelime dağarcığına oturdu. aynı şekilde gnctrkcll'nin "nobran" esprili reklamı da nobran'ın anlamını kitleye sundu. aklıma başka örnek gelmiyor ama 7 ciltlik bir tdk sözlüğüne sahipsek ve reklamcılar da işin yaratıcılık kısmıyla ilgilenmekten hoşlanıyorsa yapılamaz diye bir şey yok gerçekten.
yazıda da bahsedildiği gibi emek isteyen bir şey, kolay yola gitmenin alemi yok.
nurdoncon (13 Ağustos, 2008 18:30 Çarşamba)Eski bisküvilerden aklıma "haylayf" ve "çizi" geldi, çocukken anlamazdım ama High Life ve Cheese'in yansımalari ya da bizzat okunuşları olduklarını sonradan fark etmiştim. Şimdi artık saklama çabası yok, açıkça ingilizce yazılıyor markalar.
bilalbal (13 Ağustos, 2008 19:18 Çarşamba)Çat diye bir tokat yedim.. Çok canım yandı...
"işinizin gelecek garantisi olan Türkçe umrunuzda değil"
buraKargın (13 Ağustos, 2008 20:11 Çarşamba)
Karamanoğlu Mehmet Bey
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlanmıştı:
"Bu günden sonra, divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste, meydanda
Türkçe'den başka dil konuşulmaya"
diye hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri, fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın, firstlady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome, çıkışında goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın, body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
Sergi yerlerimizi, center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizı dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler, flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?
Virvirik dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
Türkçe'miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı .
Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?
Alev Alatlı
buraKargın (13 Ağustos, 2008 20:20 Çarşamba)
Galatasaray Üniversitesi öğrencilerinden Uğur Tanyeli 'nin İşletme Kulübü dergisi için Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan 'Türkçe’nin Dünü, Bugünü, Yarını' adlı kitaptan derlediği güzel bir yazısı var, buyrun:
Türkçe Konuşmaya Benden de Okey!
Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası (1897) adlı eserinde 19. yy’da çağdaşlaşma yani batılılaşmayla başlayan sürece paralel olarak gelişen ve “ellerde baston, dillerde pardon” modasıyla Pera’da dolaşan kuşağı ne güzel anlatır: “... ve sonraları hâl ve vakitleri ikinci derecede rical evladının kabiliyetlerine sirayet eden alafrangalık illetine haspel’istidat Keşi Bey dahi duçar olmuş ve pederinin müsaade-i kudret ve mevkii dairesinde kalmak üzere frengâne süslü gezmek, Fransızca okumak, ‘bonjour, bonsoir, vous allez bien?’ demek için Beyoğlu’nda adam aramak, Türkçe lakırdı ederken Fransızca lafızlar katmak, koltuğunun altında roman taşımak...”
1950’lerden sonraki süreçte ise Fransızca rüzgârı diniyor, dünya siyasi dengesinin değişmesi sonucu bunun yerine gelen İngilizce bir kasırga olarak Türk dilinin limanlarını birer birer tarumar ediyordu. Hâlbuki genç Cumhuriyet 1923 yılından sonra dil konusuna el atmış, o zamana kadar Arapça ve Farsça işgalindeki Türkçe’yi sadeleştirmek ve özüne döndürmek için kolları sıvamıştı. Bunun için bizzat Atatürk “Geometri Terimleri Sözlüğü”nü kendisi yazarak dilimize sanki yüzyıllardır kullandığımız “artı, eksi, bölü, çarpı, oran, orantı, toplam türev,” gibi matematiksel terimleri; “ açı, açıortay, alan, beşgen, boyut, çap, dikey, dörtgen, eşkenar üçgen, iç ters açı, kiriş, konum, köşegen, teğet, yanal alan, yatay, yöndeş” gibi geometri terimlerini kazandırmıştır.
Dilde sadeleştirme ve yeni kelimeler türetme hareketi bununla bitmemiş, Nurullah Ataç’ın 1948’te başlatmış olduğu dil sorunu ile devam etmiştir. Ataç 1955 senesinde Osmanlıca sözcükler için türettiği yeni Öztürkçe sözcükler ile ilgili olarak ağır bir dille eleştirilmiş ve hatta bu eleştiriler aşağılamaya kadar varmıştır. Ataç fert yerine bireyi, intihap yerine seçimi, müntehip yerine seçmeni, mesela yerine örneğini, cemiyet yerine toplumu, fazilet yerine erdemi, müddei umumi yerine savcıyı, hâkim yerine yargıcı, ilham yerine esini, fikir yerine düşünceyi öneriyordu. O gün onun önerdiği sözcükler dilimize o kadar yerleşti ki artık eskileri nadiren kullanılıyor.
1960’lı yıllara gelindiğinde bilgisayar teknolojisi alanındaki yeni icatlar ışığında, Türkçe’nin gereksinimi Türkiye Bilişim Derneği Başkanı Prof. Dr. Aydın Köksal tarafından türetilen “bilgisayar, bilişim, bilgi işlem, donanım, yazılım, bellek, yazıcı, sürüm” gibi teknolojik terimlerle karşılanmaya çalışılmış ve bir ölçü de olsa yabancı sözcük kullanılmaktan sakınılmıştır.
Bu ve bunun gibi çabalar meyvesini vermiş ve 1932’de gazetelerde bulunan Türkçe sözcük oranı %35 iken 1936’da %48’e, 1946’da %57’ye ve 1980’lerden sonra ise %80’nin üstüne çıkmıştır. Sadece gazetelerde değil felsefe, ruhbilim, davranışbilim, toplumbilim, gökbilim, yerbilim alanlarında da çok güzel ve anlamlı sözcükler türetilmiştir.
Bu çabalar bir yerde duradursun, günümüze yani 2000’li yıllara yaklaştıkça “küreselleşiyoruz!”, “dünya dili artık İngilizce” aldatmacasıyla kandırılan yurdum insanı, bakkalından işadamına, öğretmeninden televizyonlarda boy gösteren profesörlerine, çok kültürlü(!) mankenlerinden haber sunucularına kadar pek çok kişi kâh özenti hissiyle kâh bilgisini ve kültürünü kanıtlamak edasıyla Türkçemizin içine “etmek, olmak, yapmak” fiilleriyle oluşturulmuş “Türkilizce” ya da daha doğru bir ifadeyle “Tarzanca” sözcükler ilave ettiler. Sonra da şöyle bir durum ortaya çıktı: Bakkallar bakkallıklarından utandılar, tabelaları değiştirip “market” oldular. Alışveriş merkezleri “shopping center” oldular. Yetmedi “mega shopping center” oldular. Hastanelerimiz gitti yerine “hospital”larımız geldi. Hem de artık “international”ler. “Cankurtaran”larımızı ise “ambulance” olmaktan kurtaracak cankurtaran hâlâ aranıyor.
Artık sosyetik teyzelerimiz teşekkür etmek için “çok merci”yi daha çok tercih eder oldular. Depolarını “fulleyen” “Taxi”cilerimiz arabalarını “The Grand Hotel”lerin önüne çekiyor. Gençlerimiz bir daha buluşmak için “okey”leşip birbirlerini ”bye bye” ile uğurluyor. İyi eğitim almış tecrübeli yani “backround”u olan uzmanlarımız konuk oldukları televizyon programında “anchorman”in sorularını cevaplarken en “compliqué” sorunları bile hiç “effort” sarf etmeden “spesifique” örneklerle açıklıyor. Boş durmayan üniversite “generation”u “part time” işlerde çalışıp arta kalan zamanını “open hause party”lerde harcıyor, okullarda ise ülke sorunlarıyla ilgili “débat”lar yapıp “exposé”ler hazırlıyor.
Gazetelerin ekonomi yazarları köşelerinde “global konseptte marjinal kalmamak için subjektif hazırlanmış spekülatif ekonomi trendlerine değil de, realitelere bakmak zorundayız.” diye tavsiyelerde bulunurken Ankara’da “Parlemento”da bulunan “vi ay pi” “parlementaire”lerimiz hiç durmadan “polémique”e giriyor ve sonunda herhangi bir “consensus”a varamadan ayrılıyorlar.
“Prime time”da “rating” savaşı veren, isimleri birbirinden güzel (Flash TV, Star TV, Show TV, Cine 5, Sky TV; İngilizce isim bulamayanlar da adlarını İngilizce kodlayarak açıklarını kapatıyorlar: En ti vi, Eyç bi bi) kanallarda türkücülerimiz birer birer “talkshow”cu olurken, araştırmacı gazetecilik örneği sergileyen televolecilerimiz hazırladıkları “paparazzi” programlarıyla büyük bir açığı kapatıyorlar. Etrafta olan biteni gözlemleyen esnaf, pek bir anlam veremese de, herhalde moda bu deyip dükkânlarının ismini çağın koşullarına(!) uyduruyor: Kitapchi, shalgam suyu, Kardeşler Kuruyemish, lavash, Simitchi, Deriland, Dürümland, Simitland, Meat Town Kebab Lahmacun, Happy Hamile Clup, Şamdan Time, Pasha Kebab Clup.... gibi.
Tüm bunların ışığında, çoğu dilbilimcinin üzerinde ittifakla birleşerek yaptığı “Türkçe’nin dünyanın en mantıklı dilleri arasında yer aldığı ve matematiksel bir yapıya sahip olduğu” tespitine rağmen, dilinin kıymetini bilmeyen ve yabancı dillerin ipine kolayca sarılan toplumumuz için bir zamanlar Rusça işgalindeki Azeri Türkçesi için söylenen bir dörtlüğü günümüze uyarlayarak bitirelim:
Bir zamanlar Fransızcaydı bütün reklâmlar,
Şimdi İngilizce sokulur göze,
Köpek diline de hürmetimiz var,
Yalnız öz dilimiz yaramır bize.
mezzoalto (13 Ağustos, 2008 22:05 Çarşamba)son derece zengin mantıklı bir dilimizin olduğunu herkes biliyor.. ama mevzuu bu değil ki.. mio caro ilk mesajda konuyu çok güzel özetlemiş:
"bence (genel geçer bir geyik haline gelmiş olsa da) kendi teknolojisini üretemeyen, dışa bağımlı bir ülkede böyle bir dil sorunun yaşanması çok doğal. her zaman olacak."
ve bunun sadece Türkçe'ye özgü bir sorun olmadığını, diline gözyaşartıcı bağlılığı olan Fransızların bile kanun zoruyla yapmaya çalıştıkları bir takım düzenlemelerden vazgeçmek zorunda kaldıklarını hatırlatmak isterim.. kültür ihracı ekonomik bir süreçtir, liberal kapitalist dünyamızın gerçirdiği her süreçte olduğu gibi de "parayı veren düdüğü çalar"..
buraKargın (13 Ağustos, 2008 22:19 Çarşamba)RYD 'nin
Türkçe Kaynak Blogu 'nda
İsmail Demirbağ 'ın derlediği bu konuyla ilgili '
Türkçe Reklam Bildirilerinde Kullanılan Yabancı Sözcükler' başlıklı uzun bir yazı var. Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi'nde yayımlanan yazının özellikle sonuç kısmına dikkat ederseniz mezzoalto'nun bahsettiği durumdan bahsediliyor:
...Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi İngilizce’nin reklam dilindeki yeri ve önemi hiç küçümsenmeyecek bir konumdadır. Sadece Türkiye’de yayınlanan reklam metinlerinde değil pek çok ülkenin reklam metinlerinde bu durum söz konusudur. Özellikle Almanya’da bu duruma tepki gösteren sivil toplum örgütleri vardır. Örneğin: http://www.vds-ev.de Bu kuruluş Alman diline giren pek çok İngilizce sözcüğün yerine, dillerinde olan veya önceden kullanılan pek çok sözcüğü önermektedir. Keza Fransızların da bu konudaki çabalarını unutmamak gerekir. Aşağıda bu konuyla ilgili bilgiler verilmiştir. Bir dili yabancı dillerin etkisinden kurtarmanın yolu şüphesiz özleştirmeden geçer. Türkiye’de de bu türden çalışmalar zaman zaman yapılmıştır...
Yazının tamamı
burda buraKargın (14 Ağustos, 2008 01:43 Perşembe)Selim Bey'in nefis yazısının başlığında kafama takılan 'yeyip-yiyip' kelimesinin yazımı hakkında araştırma yaparken çok faydalı bir siteyle karşılaştım: Kelimelerin Soyağacı
feslegen (15 Ağustos, 2008 10:09 Cuma)Bu konuyu anadili ingilizce olan gelişmiş ülkeler açısından inceleyince ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Yazıda geçen elma-apple örneğini birebir kullanabiliriz. Macintosh bilgisayar markası olarak nasıl apple ismini seçebiliyor? Apple kelimesi tıpkı bizdeki elma kelimesinde olduğu gibi onlarca imgeyi çağrıştırıyorken marka ismi olarak benimsenmeyi nasıl başarıyorlar? Aynı durum birçok yabancı marka için geçerli.
Ayrıca aldığımız ingilizce eğitim, ilgiyle takip ettiğimiz dergiler, diziler, filmler duruken marka isimleri dilin yozlaşmasında çok masum göründü bana. Yani CNBC-e seyredip, Calculus midtermine çalışırken yediğim dondurmanın markasının Roko ya da Özsüt olması neyi değiştirir?
Yalçın (settar) Pembecioğlu (15 Ağustos, 2008 10:17 Cuma)feslegen nefis bir noktaya değindin. ben de üniversiteyi ingilizce okudum. şimdi eğitimini aldığım alanda türkçe terimleri bilmediğim için gazetelerin ekonomi sayfalarını bile anlamıyorum. sanki her üniversite okuyan amerika'ya doktoraya gidecekmiş gibi ingilizce lisans eğitiminin bu kadar yaygın olması hiç mantıklı değil. bilimi kendi dilimizde öğrenmediğimiz zaman bilimsel düşünce de kafamınza ingilizce kurallarıyla oluşuyor galiba.
viki'yle tanıştığımızda benden en çok yakındığı şey konuşurken sürekli ingilizce kelimeler kullanmamdı. ingilizce eğitim almış steryotip reklamcı kalıbından çıkmaya da o zaman karar verdim. bigu'da teaser yerine meraklandırıcı, hi-res yerine yük-çöz diye yazmamın sebebi de bu. nasıl olsa anlaşılıyor diyerek ingilizce konuşmaya başlarsak marka isimlerine bok atmaya pek hakkımız kalmıyor zaten.
mezzoalto (15 Ağustos, 2008 15:39 Cuma)fesleğen çok güzel bir tespit yapmış.. ben de üniversite eğitimimi ingilizce aldım, hayatımı bu dili kullanarak kazanıyorum, cnbc-e izliyorum.. şimdi bu kadar çok bu dili hayatıma almışken, bunu reddedip sürekli öztürkça konuşma çabasını ise kendi adıma yapay buluyorum.. eğer bu kültür hegamonyasının bir parçası haline gelmişsen, hayatını kazanmanın metodu buysa, konuşup yazarken böyle değilmiş gibi davranmaya çalışmayı anlamıyorum.. üstelik Türkçe konuşup yazan, İngilizce bilmeyen insanların bile kullandığı Türkçe'nin ne denli sınırlı, ve vahim olduğu düşünülecek olursa, iki dili dillerin gramer yapısına uygun olarak karıştırıp kullanabilen canımı yesin.. vallahi.. "nbr"den iyidir benim nezdimde..
Melih Cılga (15 Ağustos, 2008 17:25 Cuma)Reklam yazarının yeni bir marka ismi yaratmaya çalışırken Türkçe sözcükler kullanmaya özen göstermesinin beraberinde getirdiği somut bir zorluğu hatırlamak lazım bu noktada:
Yazarın bu Türkçe markayı önce yaratıcı yönetmenine, sonra ajans patronuna sonra da müşteriye beğendirebilme / satabilme sürecinde, tıpkı bir şövalye inancıyla girişmesi gereken "idealist mücadele"den bahsediyorum!..
Ajanstaki yöneticilerin ya da reklamverenin hayata bakışı ve "pazarlama iletişiminin sosyal sorumluluğu" meselesini algılama biçimi, zaman zaman son derece pragmatist ve makyavelist olabiliyor; bu hepimizce bilinen bir gerçek... Ayrıca, aralarında konuştuğu beş sözcüğün üçünün İngilizce olmasını bir marifet sayan, bununla hava atmaya çalışan kendini bilmezler olduğunu da biliyoruz... :)
Tabii ki tüm bu "kerameti kendinden menkul" zihniyetlere karşı inandığımız doğrular uğrunda mücadele edeceğiz, tabii ki pragmatist reklamverenlerin zihniyetlerinde "paradigma kırılmaları" yaratabilmek için küçük küçük idealist mücadele kazanımlarının inatla ve sabırla biriktirilmesi gerekir; bunların hepsi doğru... Fakat sosyal sorumluluk şövalyeliği yaparken fazla hayalperest olmamak gerektiğinin de altını çizmek istiyorum:
İş hayatının gerçeklerinin dayattığı "eşitsizlikler ve algılama farkları" arasında bir uzlaşma bulmak için zaman zaman Türkçe'den taviz veren şövalyeleri de hemen kolayca "sosyal sorumsuzluk"la ya da pragmatistlikle suçlamamak gerektiğini söylüyorum...
Aslında belki de çıkış noktası, bu "uzlaşma ve birarada yaşayabilme" siyasetinde gizli: Batı dillerinin ve kültürünün gündelik hayatımızı bu denli çevrelemiş olmasını, öncelikli olarak "Türkçe elden gidiyor!" biçiminde bir tehdit gibi konumlandırmak, bana pek "siyaseten doğru" görünmüyor çünkü:
Kısacası, ister "Batı dilleri – Türkçe" karşıtlığında olsun ister gündelik hayatımızdaki diğer eşitsizliklerde olsun, öncelikle "birarada yaşamak" ve "karşılıklı etkileşim içinde olmak" bakış açısının, "Tehlikenin farkında mısınız, Türkçe'yi hançerliyorlar" bakış açısından daha yapıcı ve ilerici olduğuna inanıyorum...
feslegen (16 Ağustos, 2008 13:27 Cumartesi)Mezzoalto ingilizce ile Türkçe karışık bir dili iş ortamı veya herkesin ingilizce bildiği yerler haricinde kullanmak her zaman mümkün olmayabilir. Hem ukalalık olarak algılanıyor hem de iletişim kopukluğuna yol açıyor. Settar'ın da dediği gibi en yakınların bile senden şikayet etmeye başlıyor. Demek istediğim ne kadar zorlama ve yapay da gelse en azından türkçe muadilleri olan kelimeleri anadilimizde kullanmaya çalışmalıyız bence.
Ancak bilim dili olarak da ingilizce kullanmaktan memnunum. Eğitim hayatın boyunca hiç Amerikaya gitmeyecek bile olsan bilimi ingilizce öğrenmek çok önemli. herşeyden önce henüz türkçe bir terminoloji geliştiremedik. Impulsator yerine dürtükatarı demek hiç hoş olmuyor. Bunun yanında, eğitim dilinin ingilizce olması, internetten, bilimsel yayınlardan ve yeni çıkan kitaplardan en iyi şekilde faydalanmayı sağlıyor.
Ugur Abi (16 Ağustos, 2008 21:57 Cumartesi)Green Apple turşucusu'nun olduğu ülkede yaşıyoruz.
AddWork (20 Ağustos, 2008 17:19 Çarşamba)Bu İngilizce isimler yurtdışında nasıl algı yaratıyor bilemem ama yerli tüketicinin bu isimlerden yeterince rahatsız olduğu açık. Ayrıca istenildiğinde çok iyi Türkçe marka isimlerinin ortaya çıkarılabileceiğini düşünüyorum.
mezzoalto (03 Eylül, 2008 11:36 Çarşamba)sen gene iyi değerlendirmişsin, ben hiç değerlendiremiyorum, dozaşımı hamasetten kalbim sıkıştı sanırsam:)
rakunzell rakkadar (06 Kasım, 2008 17:46 Perşembe) vay be, ben de şoka girdim! yani işin garip yanı bu yayın o siteye o kadar oturmuş ki insan trt amblemini süs diye koymuşlar zannediyor (:
BigCell (07 Kasım, 2008 07:06 Cuma)çalıştay = workshop
tiryaki (09 Kasım, 2008 22:55 Pazar)çalıştay geçen ayakta birinci gelen atın adı yaa... yavruyken koydukları ismi güncellememişler.
Yorum yapmak için
- sisteme
kayıt olabilir,
- Bigu üyesi iseniz ana sayfadan
giriş yapabilirsiniz.