Anasayfa

3662_7611.jpg Resimleri
 

İmza at, ikna et!


Pin It



A. Selim Tuncer 'in kitap yazması için başlatılmış bir kampanya dönüyor şu anda blog kürede. Siz de kampanya ile aynı fikirdeyseniz imzanızı atabilirsiniz.

Kaynak: http://selimtuncerbizekitapyazsin.blogspot.com/



Pin It

Bu haberler de ilginizi çekebilir:

Yorumlar


BigCell (09 Eylül, 2008 17:02 Salı)
Kitaptan ziyade televizyon programı ya da dvd eğitim olsun :)

Alp (pimoka) Esin (09 Eylül, 2008 17:16 Salı)
Selim Bey artık internet dışında bir mecrada referans olarak kullanabileceğimiz bir kitap yazsın.

AddWork (09 Eylül, 2008 17:41 Salı)
Kesinlikle katılıyorum. Kalıcı bir eser oluşturmasını istiyoruz bekliyoruz.

alemsah (lostpixels) ozturk (09 Eylül, 2008 20:22 Salı)
tabii ki katılacagız, selim abi yazmadan da durmayacagız!

AddWork (09 Eylül, 2008 21:03 Salı)
maillerinizi bekliyorum :)

sunipeyk (10 Eylül, 2008 11:11 Çarşamba)
Acaba diyorum ,  kendisi böyle birşeyden rahatsızlık duyabilir mi?
veya zaten bir hazırlık var da...

AddWork (10 Eylül, 2008 12:25 Çarşamba)

Bu kamuoyu yoklması değil. Selim Abi 'nin kitap yazması dışında hiçbir amaç gütmeyen bir kampanya. Rahatsız olmasına gelince, ben rahatsız olmayacağından şahsen eminim.


Polka (10 Eylül, 2008 16:08 Çarşamba)
Yüzbinler istiyor diye mi ikna olup, "bari yazayım şu kitabı" diyecek?

Diyelim Selim Tuncer ikna oldu, yazdı kitabı. imza atanlar el birliğiyle mi bastırcak, el birliğiyle mi yayınlayacak? Nasıl olacak?

Özde iyi niyetli ya da naif bir girişim olduğunu düşünmek istesemde gördüğüm en absürd kampanya.

Başarılar diliyorum.

phoenixia (10 Eylül, 2008 20:48 Çarşamba)
polka+1
:)

Melih Cılga (10 Eylül, 2008 21:01 Çarşamba)
belki kitap bastırmak, dağıtmak vs. çok da zor işler değil artık, ama ondan da öncesinde, "hayranların siparişi üzerine" kitap yazmak fikri biraz tuhaf ve komik geldi bana... :)

sonuçta, iyi niyetli ama naif ve absürd bir girişim...
Polka+2
:)

eferdk (10 Eylül, 2008 21:11 Çarşamba)
Altı Üstü Tasarım blog'unun sahibi Mehmet Doğan blogunda yazdığı yazıları bir kitap haline getirmeyi çok iyi bir şekilde gerçekleştirdi.

Medyanın içinde hergün işleri yayımlanan bir ajans başkanının kitabını yazıp, yayımlatması o kadar da zor olmasa gerek diye düşünüyorum. :)

cemgul (10 Eylül, 2008 21:38 Çarşamba)
kitap yazmak yayınlamak zor değil.
Konu o değil, konu kampanya.
Webdeki malzemeyi bir kitaba toplayacaksa neden alayım zaten okudum.
"Selim Baba bir kitap yaz da alalım höylöylöy" kampanyası ise komikmiş hakkaten. polka+3

selimtuncerbizeimambayildidayapsinyiyelim.blogspot.org



AddWork (11 Eylül, 2008 00:20 Perşembe)
"Kitabı el birliğiyle mi bastıracak?" sorusu hakkaten komikmiş :) Gerekiyorsa evet yanıtı sanırıım yeterli bir cevap olur. 

Bu ülkede grafik sanatı hakkında kitap yazmaması gereken insanlar yazıyor ve Selim Abi yazmıyorsa, bunu Selim Abi 'den istememiz absürd değildir diye düşünüyorum. Bu nedenle bilgilerini ve deneyimlerini bir kitapta toplayarak bu sanata ilgi duyan bizlere yol gösterici ve öğretici bir kaynak hazırlayabilir diye düşündük. 

Konu bir kitap satın almaktan ibaret olsaydı, mutlaka piyasada bu türde yayınlanmış onlarca, yüzlerce eser var. Gider onlardan birini alırdık.

Sevgilerle;

Polka (11 Eylül, 2008 02:38 Perşembe)
Esas komik olan kişisel beklentilerini kampanya adı altında milleti imzaya çağırarak karşılamaya çalışmak. "Gerekirse evet" yeterli bir cevap olmaz. Eni boyu düşünülmeden verilmiş çocukça bir cevaptır.

Gel gelelim Selim Tuncer "Grafik Sanatı" hakkında da yazmıyor. Kendisi, yine kendi sitesinde diyor "pazarlama iletişimi".  Ki, değinse bile bu "grafik sanatı" değil "grafik tasarım" olabilir ancak.

Ülkedeki, özellikle grafik tasarim adina tek derdimiz hali hazirda bir ortamdan erişebildiğin yazıların basılı hale gelmesi değil. Kitap olunca ne yapacaksin? Internette olunca ögretici kaynak olmuyor mu? Okuyamiyor musun? "Yazmamasi gereken" adam da yazsin, almazsin, okumazsın.



cemgul (11 Eylül, 2008 02:39 Perşembe)
Selim abin zaten  blogunda yazıyor yazacağını ya, kesmiyor mu? Adile teyze de ismimi televizyonda okusun, Tolga abi de bana hugo oynatsın, Zeki Müren de bizi görsün, bitmez bu kampanyalar.

antitat (11 Eylül, 2008 08:55 Perşembe)
Bu kampanyadan kişisel beklenti olabileceğinin düşünülmesi yeterince absürt zaten.

Selim Bey, bloğunda grafik değil her konu hakkında yazıyor. Bloğunu takip edenler bunu görebilirler. Kendisi grafik konusunda ders verecek derecede bilgi sahibidir. Ayrıca "grafik tasarımı" bir sanattır.

Bu ülkede, Orhan Pamuk 'un kitap yazmasını eleştiren insanların varlığını bildiğim için çok fazla gocunmuyorum bu kampanyanın absürt olarak tanımlanmasından.

Alıntı:
Selim Beyciğim,
Blogdaki birikimlerinizi selüloz üstünde tarihe mal etmenizi talep etsek, haddimizi aşmış olur muyuz?
Tebrikler...
Prof. Dr. İsmail Kaya

ARTanubis (11 Eylül, 2008 09:32 Perşembe)

referans olarak kullanabilmek için kitap haline gelmesi elbette guzel olur ama bunun kampanya ile olacagını pek sanmıyorum..


AddWork (11 Eylül, 2008 10:20 Perşembe)
En azından deniyoruz. Bu kötü değildir herhalde?

cemgul (11 Eylül, 2008 12:15 Perşembe)
Selim Abi bizi diskoya götür.

Alp (pimoka) Esin (11 Eylül, 2008 15:36 Perşembe)
Yahu neden kendimizi bu kadar ciddiye alıyoruz hiç anlamıyorum.

Birincisi Selim Bey biz dedik diye kitap yazacaksa zaten yazmasın, burda önemsediğimiz kısım hangisi? Selim Beyin yazdıklarının kitap olmasımı yoksa bizim bunu söylemiş olmamız mı?

Bildiğim kadarıyla Selim Abi kitap yazsın diyenlerin büyük çoğunluğu kişisel olarak onu tanıyan insanlar. eh meseleyi bu şekilde anonim hale getirmelerinin sebebi bir kampanya yapalım içinede Selim abiyide katalım bak nası olcak demelerimi? saçma olmuyormu? oluyor.

Yapılanı değerlendiremeyecek kadar uzaktaysanız uzak kalın olsun bitsin ne yani biz kampanya yaptık adamda mecbur oldu yazdı biz ne kadar mühimiz yada bak ben meselenin saçmalığını nasıl gösterdim bu yüzden yazmadı mı diyeceğiz? önermenin içersindeki niyetin her ikiside olmadığını anlamak için ne söylemek lazım ben bilemedim.

Çok basit bir sebeple Selim Beyin yazdıklarını yada yazacaklarını bir kitap yapmasını dilerim oda, mesleğin içersinden birinin görüşlerinin yeri geldiğinde künyesi olan isbn numarası olan bir kaynaktan refere edilebilmesi bununla ilgili dileğimin açılan blog üzerinden iletilmesi ise yine aynı sebeplerle sadece küçük bir hoşluk olabilir o kadar

hem daha fazlası neden olsunki? ben o kadarda önemli birisi değilim :)

not: bu konuyla ilgili katkım yukarda yazdığım kadardır yani ne açılan blog nede yapılan kampanyanın başlatıcısı yada yürütücüsü değilim.

buraKargın (11 Eylül, 2008 16:22 Perşembe)
Kampanya adı altında düşünürsek kulağa hoş gelmiyor. Bence daha basit bir yoldan gitmeli. Bakın algı farklılıklarına yol açan bir kampanya mantığıyla zihnimizde ne gibi seçenekler oluşabilir. Kendimce birtakım düşünce modelleri geliştirdim, kimseyi bağlamıyor baştan söyleyeyim...

A) Selim Tuncer kitap yazmak zorunda. Onun için bir kampanya yapalım. Kampanya bittiğinde en az 1000 kişinin desteğini almamız lazım!

B) Selim Tuncer'i ne kadar kişinin takip ettiğini ona alenen gösterelim ki bize kitap yazsın. Derhal toplanıyoruz.

C) Selim Tuncer için kendi aramızda kamuoyu baskısı oluşturalım ve bize kitap yazmayı düşünsün. Evet, çalışmalara başlayalm.

D) Selim Tuncer sitesinde paylaştığı bilgilerin daha fazlasını kitap şeklinde bastırsın da okuyalım. Buna ihtiyacımız var.

E) Selim Tuncer aslında bir kitap yazsa alıp okumak isterdim, kütüphanemde bulunsa fena olmazdı hani! Dur imzamı atayım da, sitesini takip ettiğimi ve kitap çıkarsa okumak isteyeceğimi en azından sayısal olarak bilsin.

Bana E şıkkı yakın durduğu için onu seçtim ve pişman değilim :)

tiryaki (14 Eylül, 2008 15:09 Pazar)
hayıır :) ismail hoca nasıl bir döktürmüş öyle... selülozmuş... geçelim yaw. şimdi selim bey, zaten en ufak bir başlık altında; amerikan tarzı (kenarlarda sayfadan alıntılar, karikatür, resim vb şeyle zenginleştirilmiş) selüloza basım yapsa 40 sayfalık yazı yazıyordur. e bu adamcağız, kaç sayfa kitap yazacak. ansiklopedi mi olacak. hem kitap yazınca web üstündeki evrenselliğine değer mi katmış olacağız? selim bey büyüğümüz; teknolojiyi en iyi şekilde kullanıyor. geçelim efendim, selülozmuş...

cemgul (14 Eylül, 2008 18:32 Pazar)
negzel dedin tiryaki, bir de printer diye bir şey var yani
aç sayfayı Ctrl P, al sana selüloz :p
İsmail Kaya iyidir severiz, benim de hocamdı.
Selim Tuncer de kitap yazmasın demedik zaten.
Hülya Avşar bile yazıyor yani



AddWork (16 Eylül, 2008 18:56 Salı)
Selim Tuncer kitap yazma konusunda fikirlerini yazmış;

1 

Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz. Büyükler de kıskanç, Tanrılar gibi. Yalnız Numa’ya görünmüş Egeria. Beatrice, Dante için Beatrice. Kitaplar, kadınlara; kadınlar şehirlere benzer. Paris, Londra veya Madrid... Herhangi bir dişi kadar muhteşem, herhangi bir dişi kadar alelâde. İnsan şehriyle biner trene; şehri, yani zaafları, alışkanlıkları, zilletleriyle. Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.
2 

Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gülümser, konuşan yalnız kitap. 

Logos Spermaticos, diyor bir yazar: Gebe bırakan söz. Kimi?


3
Kartacalı Augustinus, buhranlar içinde kıvranıyormuş. Bir yandan bütün sıcaklığı, bütün diriliği, bütün şuhluğu ile hayat: Şarap, kadın, tiyatro... Ötede çile. 

Kafesteki bir aslan gibi isyanla, öfke ile, endişe ile dolaşırken bir ses gelir kulağına hafiften: Al ve oku. Ve önünde bir kitap açılır: Aziz Petrus’un “Mektuplar”ı. “Ömrünüzü şölenle geçirmeyin. Kaçın tenin hazlarından.” Ve çapkın Augustinus, Aziz Augustinus olur. 


4 

Şuursuz bir büyücü Gutenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gutenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz. 


5 

San Cassino’da çile dolduran Machiavelli, aksamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılır, bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinirmiş. Sonunda kendi de kitap olmuş. Kitap, yani ışık. 


6 

Denize atılan bir şişe her kitap. Asırlar kumsalda oynayan birer çocuk. İçine gönlünü boşalttığın şişeyi belki açarlar, belki açmazlar.

Yukarıda satırlar, Cemil Meriç’in “Bu Ülke”sinde yer alıyor, “Kitap” başlığı altında... Bazı genç arkadaşların başlattıkları “Selim Abi bize kitap yaz!” başlıklı kampanya vesilesiyle alıntıladım.

Bu kampanyayı ilk olarak “Kendisi için ikna kampanyası başlatılmış!” cümlesiyle Ekşi Sözlük’te duyunca, arkasından hiç de böyle bir “hoşluk” çıkacağını düşünmemiştim. Hatta tam tersi, “Ben ne halt karıştırmış olabilirim ki, hakkımda kampanya başlatılsın?” diye bir an için tedirgin bile olduğumu söyleyebilirim.

Yaptıkları “hoşluk”la beni onore eden bu arkadaşlara öncelikle teşekkür etmeliyim. “Hoşluk” sözcüğüne vurgu yapmamın sebebi, bu girişimi başka bir sıfatla nitelendirememden kaynaklanıyor. Ama bu, hoşluğun arka planında yer aldığını sandığım duyguyu analiz etmemize (daha doğrusu, buna çalışmamıza) engel oluşturmaz. “İmza at, ikna et!” sloganıyla bu bloğun okurlarını beni ikna etmeye davet eden kampanyanın dünyada başka bir örneği var mıdır, bilmiyorum.

Burada bir paradoks var ve İnternet icat olalıberi bu tür paradoksal durumlarla daha sık karşılaşmaya başladık. Çok belli ki, bu kampanyayı başlatan ve yürüten genç arkadaşlar, İnternet’le benden de daha fazla haşır neşir olan bir kuşağın temsilcileri... E, ben zaten bu platform üzerinde yazıyorum ve bu arkadaşlarım da bu platform üzerinden okuyorlar yazılarımı... Onlar okudukça da ben yazmaya devam edeceğim.

Soru şu: Öyleyse bu kitap talebi de nerden çıktı?

Benim “kitapsız”lığımla, bu arkadaşlarımın, hatta bu kampanya için imza atan tüm değerli okurlarımın talebi arasında bir kesişme noktası olduğunu düşünüyorum. Talebin arka planındaki etmenle benim konuya biraz mesafeli durmama neden olan etmen aynı: Mecra(nın) farkı. Yani kitap, MacLuhan’ı anarak söyleyelim, blog veya İnternet üzerinde yer alan başka mecralara göre daha itibarlı, hatta daha farklı bir imaja sahip... Her ne kadar konuyla ilgili farklı değerlendirmeler olsa da, sanırım şunu görmek lazım: İnternet’in “bağlam etkisi”yle kitabın “bağlam etkisi” arasında çok ciddi bir fark var. Mehmet Doğan, blogdaki yazılarından yola çıkarak hazırladığı, benim de kapağını tasarladığım “Teknoloji Kimin Umurunda” adlı kitabını yayımladığında da şunları yazmıştım: “Doğan’ın bir örneğinden yola çıkarak şöyle bir yargıya ulaşıyorum: Videoda seyrettiğiniz filmi daha sonra sinemada izlerseniz, aslında videoda başka bir film izlemiş olduğunuzu farkedersiniz. Evet, bu kitapta Altı Üstü Tasarım’dakilerden belki de çok farklı şeyler yazmayacak, ama siz farklı şeyler okuyacaksınız. Çünkü mecra, mesajın kendisidir.”

İlgili yazım üzerine Sevgili Mehmet de bir yorum göndermişti: “İnternet ve web benim hayatımı kazandığım, geçimimi sağladığım bir sektör. Fakat bu kitabı yazmaya karar vermemin bir nedeni de sektöre karşı olan biraz nankör bakış açım. Bizler, web ve Internet’i çabuk tüketiyoruz. Öylesine ki, websitelerine ve içindeki bilgilere fast-food yiyeceklere gösterdiğimiz bakış açısıyla yaklaşıyoruz. Çabuk tüketim, çoğu zaman yalancı şişkinlik ve kısa bir süre sonra yeniden açlık hissi... Fakat bana kitaplar nedense daha farklı geliyor. Kitap, biraz olsun taahhüt istiyor. Zaman istiyor. Kitabın başına oturup, okuyup, sindire sindire tüketmek gerekiyor. Yani aynı bilgiler, aynı içerik, farklı yaklaşım. En azından ben öyle düşünüyorum. Yoksa marul her restaurantta marul :)”

İlginçtir, bugün İnternet için yapılan değerlendirmeler, bir zamanlar McLuhan tarafından basılı kitap için yapılıyordu. Gutenberg’le başlayan matbaa devrimini, sanayi devriminin öncülü olarak gören Mc Luhan’a göre okurlar artık okuma işini bireysel olarak gerçekleştirecekleri için diğerlerinden ayrılacaklar ve birbirlerine yabancılaşmaya başlayacaklardı. Yine ona göre matbaanın öngörülmemiş sonucu, toplumun parçalanmasıdır. McLuhan bunu şu cümleyle açıklıyordu: “Matbaa denilen aygıt taşınabilir kitabı yarattı, böylece insanlar kendi özel alanlarında diğerlerinden yalıtılmış olarak okuyabilir hale geldiler.”

Şimdi, Cemil Meriç’ten aldığım kitap güzellemeleri içinden şu paragrafı çıkarıp tekrar okuyalım: “Şuursuz bir büyücü Gutenberg! Işığı paçavraya hapsetmiş. Yüzyılları kutularla doldurmuş Gutenberg’in çocukları, peygamberleri işportaya dökmüş; tuğla kadar değeri kalmamış dehanın. Eflatun, bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koşuyor. Don Kişot futbol maçı biletinden ucuz.”

Ulaşım imkanları açısından kitapla mukayese bile edilemeyecek bir platformda yazılarını paylaşan biri olarak, basılı kitapla birlikte Eflatun’un bir sokak kadını gibi her isteyenin yatağına koştuğu metaforu karşısında kendimi biraz tuhaf hissetmem galiba doğal bir şey, değil mi? Don Kişot futbol maçı biletinden bile ucuz... Oysa bende bilet bile yok! Olsun diye söylemiyorum, ama bu ve bunun gibi etmenlerin “bağlam”ı belirlediğini de kabul etmeliyiz.

Tabii “Her kitap, tılsımlı bir saray. Kapıları ilk gelene açılmaz.” diyen de, “Her kitapta kendimizi okuruz. Kendimizle yatarız her kadında. Kitaplar, kadınlar, şehirler, metruk kervansaraylar gibi boş. Onları dolduran senin kafan, senin gönlün.” diyen de Cemil Meriç... Kitabı bir sokak fahişesine benzeten de... O İnternet’e yetişemedi çünkü...

Bu gelgitler arasında, gerçek bir sokak fahişesiyle karşılaştığınızda, kitabı bir namus timsali olarak görmekten başka ne yaparsınız? Namus!.. İleride başımıza başka ne gelecekse, belki bu kez de İnternet’i namus timsali olarak görmek durumunda kalabilir miyiz, bilmem.

Arkadaşların, Prof. Dr. İsmail Kaya’nın, kampanya sitesinde yer verdikleri “Blogdaki birikimlerinizi selüloz üstünde tarihe mal etmenizi talep etsek, haddimizi aşmış olur muyuz?” şeklinde beni mahçup eden sorusuna o zaman şöyle cevap vermişim: “Her türlü talebiniz başımın üzerindedir, ancak nedense selülozun insana daha fazla sorumluluk empoze etme gibi bir özelliği var. Burada daha pervasız davranabiliyorum. İlerisi için kısmet diyelim.”

Şunu da ifade etmeden geçmeyeyim ki, elbette eli kalem tutan ve başka insanlarla paylaşacağı fikir kırıntıları olduğunu varsayan herkesin aklından bunları kitaplaştırmak, içine gönlünde ve aklındakileri boşaltacağı şişeyi denize atma düşüncesi geçer. Ama kitap, bloğa göre öyle büyülü ve başka bir şey ki, aklınızdan geçeni eyleme dönüştürecek cesareti her teşebbüs niyetinde azaltıverir. Ya da ben fazla ciddiye alıyorum. “Machiavelli’nin akşamları kütüphanesine girerken kirli libaslarından sıyrılıp bir tacidarın huzuruna çıkar gibi itina ile giyinmesi”ndeki ruh hali gibi bir şey işte... Oysa bu blogda, bu yazı dahil tam dört yüz elli beş gönderi yer alıyor. Yazıların uzunluğunu da dikkate alacak olursanız, burada kaç sayfalık kitap malzemesi bulunduğunu hesap edebilirsiniz. Daha hafif-meşrep davranabilme özgürlüğünün sonucu diyebilir miyiz buna?

Yeniden kampanyaya dönecek olursak, bu kampanyanın, tam benim “Gazeteler ölüyor mu?” başlıklı yazımı yayımladığım günlere denk gelmesi de ilginç oldu. O yazıdaki tezi, bir şekilde kitaba da uyarlayabilirim belki...

Sonuç olarak, elbette bu arkadaşlar da bilirler ki, kitap yaz demekle kitap yazılmaz; yazılacağı varsa yazılır. Ancak, eğer gerek duyup bir kitap yazma cesareti gösterebileceksem, “imza atıp ikna etmeye” çalışan dostların her bir imzasının cesaretimi kıştırtmakta taşıdığı anlam çok büyük. Bu anlamı, daha önemlisi bunun yarattığı değeri; belki de benimle daha sahici bir münasebet kurma, daha meşru görülebilecek bir ilişkiye sahip olma, beni İnternet’in dehlizlerinden çıkarıp kütüphanenin mutena bir yerine yerleştirme, kitapla birlikte yeni bir “varoluşa” tanıklık etme, o kitapta “kendini okuma” gibi iç içe geçmiş en halisane duyguların bir yoğunlaşması olarak görüyorum. Öyleyse, herhalde sadece bir “hoşluk” değil bu... Anlıyorum ki, dostlar, “yazı”dan başka bir şey istiyorlar ve “kitap” da yazı falan değil, başka bir şey...

Tüm dostlara aynı halisane duygularla teşekkür ediyorum ve ilerisi için “kısmet” diyorum.

AddWork (21 Eylül, 2008 15:10 Pazar)
Yaz demekle olmaz, ama...

Bir Diyalog:
- Sana bir masal anlatayım mı?
- Anlat!
- Anlat demekle olmaz.
- Ne demekle olur?
- Ne demekle olur? demekle olmaz.
- Peki ne demekle olur?
- Peki ne demekle olur? demekle olmaz.
- Hadi anlat ama, anlat, anlat...
- Hadi anlat ama, anlat, anlat... demekle olmaz.
- .......

Dilerim Selim Bey'in "kısmet" sözü yakında gerçek olur.
Kampanya açanlara da, katılanlara da teşekkürlerimle...

Prof. Dr. İsmail KAYA

Yorum yapmak için
- sisteme kayıt olabilir,
- Bigu üyesi iseniz ana sayfadan giriş yapabilirsiniz.