Volkan ATAY (09 Eylül, 2008 11:49 Salı)Kitlelerin ortak kabul gören, yaşayan, yaşatan, yaşlanan, üreyen, yenilenen, eskiyen ruhu; hepimizin aynı öze sahip olduğunun ispatıdır.
"Büyük resmi gördüğünüzde, aslında çok küçük birşeye bakıyorsunuz demektir."
Melih Cılga (09 Eylül, 2008 19:24 Salı)Selim Tuncer'in bu ikinci yazısını pek tatmin edici bulmadım açıkçası... Düşüncelerimi Tuncer'in bloguna yorum olarak ekledim, ama aynısını buraya da ekleyeyim:
-------------------- --------------------
Ne yazık ki önceki yazınızın üzerine yeni bir iddia eklemek ya da oradaki tezinizi güçlendirmek anlamında bir "devam yazısı" olmamış bu:
Tam tersine, önceki yazınızın bir adım gerisine gitmişsiniz, geçen sefer (doğal olarak) yazıya dökülmemiş olan ama (yine doğal olarak) zihinsel zeminde muhtemelen aklınızdan geçmiş olan çerçeveleyici temel bilgi birikimini, bu kez sanki yeni bir yazıymış gibi paylaşmışsınız bizimle...
Bu arada, ne yazık ki hem Saussure hem de Peirce, sadece kronolojik olarak değil fikir olarak da 20. yüzyılın oldukça erken dönemlerinin adamları: Yani siz de biliyorsunuz ki, o köprülerin altından çok sular aktı, hem genelde göstergebilim hem de özelde "sözcüklerin uzlaşım değeri"nden yola çıkarak, bugünkü hayatlarımıza dair daha sarsıcı sorular soran bir Sartre, bir Wittgenstein ya da bir Umberto Eco mesela, o yüzyıllık köprülerin taşlarını oynattılar epeyce uzun süre önce...
Hani örnek olsun diye soruyorum, sözcüklerin "uzlaşım teklifi"nden medet ummak nerede kalıyor, "oyun oynayan insan" kavramı ya da "nesneye dönüşmenin utancı" bu coğrafyada nereye düşüyor?
Kısacası, bunu saymıyoruz ve gerçek "devam yazısı"nı bekliyoruz, çünkü yukarıdaki "Göstergebilim 101" ders notu özetiyle hiç kimse pek fazla yol alamaz...
AddWork (11 Eylül, 2008 13:33 Perşembe)Selim Bey bloğunda cevaplamış;
Alıntı;
Melih Bey,
Her iki yazıma da yaptığınız katkılardan dolayı teşekkür ederim.
Takdir edersiniz ki bir yazı, hem ileriye doğru hem de genişlemesine ve derinlemesine geliştirilebilir. Ben ikinci yazıyı birincisini “genişletmiş” bir yazı olarak görüyorum. Tam da sizin tahmin ve ifade ettiğiniz gibi “geçen sefer (doğal olarak) yazıya dökülmemiş, ama (yine doğal olarak) aklımdan geçmiş olan”ları okudunuz. Bu nedenle, evet, yeni bir iddia yok.
Daha da önemlisi, ilk yazıda meramımı tam olarak anlatamadığımı düşündüm. Çünkü, sizinki da dahil olmak üzere, bazı yorumlarda, ilk yazının “Türkçe elden gidiyor!” yazısı şeklinde anlaşıldığını müşahade ettim. Yani bir odak kayması söz konusuydu. Bunu düzeltmek için ise biraz daha ayrıntı gerekiyordu. Yapılan budur.
Hatta, ilk yazımdaki yorumunuzda dile getirdiğiniz görüşlere tamamen katılmama rağmen, bunları “karşı-görüşler” olarak okumak durumunda kalmıştım. Oysa, sizin makyavelist ve pragmatist olarak olarak suçladığınız reklamverene, ben hiç de idealist bir perspektiften bakmıyordum, ama öyle anlaşılmıştı. Bu nedenle yeni yazımda “Özellikle marka isimleri yaratılırken, marka sahibinin ille de dil hassasiyeti taşımasını beklemek mümkün değildir, iş hayatının bambaşka bir paradigması ve birçok bileşeni vardır çünkü... Nitekim, marka isimlerinde İngilizce kökenli veya İngilizce’den türetme sözcükleri kullanan sadece biz değiliz. İsviçreli “Swatch” böyle bir sözcüktür, Japon “Sony” de öyle...” ifadeleriyle bu yanlış anlamayı düzeltmeye çalıştım.
Saussure’e ve Peirce’e gelince... Göstergebilimin, biri Amerika’da, diğeri Avrupa’daki iki kurucusu olarak kabul edilen iki büyük filozofun temel kuramlarından yola çıkarak pratik sonuçlara ulaşmaya çalıştım. Daha gerilere gidip Platon’un Küçük Diyaloglar kitabında sözcüğün, ad olduğu nesne ve kavramla olan ilişkisini tartışan Kratylos, Hermogenes ve Sokrates arasındaki diyaloglara da başvurabilirdim. Nitekim Kratylos, sözcüğün, yani göstergenin nedenliliğine inanır. Hermogenes ise, F. D. Saussure ile kuramsallaşan ve bugün itibariyle de dilbilimciler tarafından genel kabul gören göstergenin nedensizliğine inanır. Yani Hermogenes’e göre de sözcükler ile onları oluşturan sesler arasındaki ilişki bir nedene bağlı değildir, bir uzlaşmanın sonucudur. Bu görüşü, iki bin beş yüz yıl önceden günümüze taşısaydım ne eksilirdi?
Bu yazı, bir dil felsefesi ya da göstergebilim kuramları tartışması değil ki!
Sartre’a gelene kadar, keşke mesela yine Saussure’ün “gösterge değeri”ne de değinebilseydim. Evet, yine keşke Barthes’a, Kristeva’ya, Eco’ya ve Metz’e de müracaat edebilseydim. Wittgenstein’a ve Sartre’a da... Konuyu epeyce genişletmiş olurduk, ama belki yine odağı kaçırabilirdik. Hele hele “oyun oynayan insan” ya da “nesneye dönüşmenin utancı”na dalsaydık odak diye hiçbir şey kalmazdı.
Tekrar edeceğim; beni (özellikle burada) pratik sonuçlar ilgilendiriyor. Bu konuda pragmatist miyim? Evet. Bu nedenle bu yazımda da belki reklam yazarlarının, hatta reklamverenin işine yarayacak pratik ve uygulanabilir bir yöntem önerisinde bulunuyorum. Yöntemin tam olarak anlaşılabilmesi ve uygulanabilmesi için de, bir zemin yaratmaya çalıştım, o kadar!
"Göstergebilim 101" ithamını ise, kusura bakmazsanız hiç kabul etmem. Keşke o tür kitaplar da kuramlarla hayat arasında benim şu zavallı yazımdaki kadar bağ kurabilmiş olsalardı. O zaman benim çene yormama ne gerek kalırdı ki?
Bu “bağ” görülmüyorsa, yine bir yerde bir hata yaptım demektir!
İlginize tekrar teşekkür ederim. Sevgiler.