Yorumlar
manu (22 Ağustos, 2008 12:46 Cuma)8 eylül'e kadar katılan eserler hiç gösterilmeyecek mi acep?
tinca (22 Ağustos, 2008 13:14 Cuma)geldikce sergileyelim diyoruz aslinda. bi bakalim da nasil gidiyo, nasil bi katilim var, ona gore karar veririz olmazsa
MioCaro (22 Ağustos, 2008 14:19 Cuma)bir amaç doğrultusunda hayal kuruyorum: sansüre karşı bir film çekelim.
önceden ortaya atılan tanıtım filmi kıvamından daha çok belgesel tadında bir film. kalkütanın çocukları gibi dışarıdan bir gözle bakarak olanlara.
bir yönetmenimiz olsun (benim adayım cemgül mesela), birileri kameralarını ayarlasınlar, birileri senaryo çalışsın, birileri storyboard çizsin. normal hayatının akışını etkileyecek kadar bu işle uğraşacaklar için de sponsor bulup belki tam olarak emeklerinin karşılığı olmasa dahi yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayacak kadarını takdim edelim kendilerine. birileri post kısmında çalışsın, birileri ropörtajlar yapsın, ne biliim mesela memo tembel çizerle veya sansürü savunan birileriyle, teaserları viral olarak yayalım bloglarda ve 1.5 ay gibi bir sürede tam mesai ile festivallere gönderebileceğimiz, tüm tv kanallarında oynatabileceğimiz, çekim aşamalarında gazetelerde haberleri çıkan bir film, bir belge kalıcı bir şey çıksın ortaya. Hepimizin tek tek bir ucundan tuttuğu, ses getirip, iz bırakacak, happening kimi durmayacak bir şey yapmış oluruz.
tinca (22 Ağustos, 2008 14:44 Cuma)super fikir gercekten!!!! yapalim yapalim. bu hareketin belgeseli olsun!
MioCaro (22 Ağustos, 2008 14:48 Cuma)yapalım tabi ben ve (şuanda haberi yok) ama sevgili asistanum ceyhun elimizden geleni ardımıza komayız.
ek olarak postprodüksiyon aşamasında da destek bulma ve olma sözü verebilirim.
Ceyhun Aksan (22 Ağustos, 2008 14:50 Cuma)-artık var hocam- oley

:P yapalım elbet
selimsume (22 Ağustos, 2008 17:57 Cuma)merhaba, bende elimden geldigince yardimci olabilirim.
serbest olarak fotografcilik yapiyorum. Kamera arkasinin belgelenmesinde yardimci olabilirim...
sadi (su geçirmez balık) tekin (22 Ağustos, 2008 23:24 Cuma)mioya dediydim inanmadıydı. şerefsizim benim aklıma gelmişti. ama prodüksiyonu atraksiyonu fazla diye içime attım. ama gerçekten harika bi fikir miocum, ben varım

kemal (KAghast) şahin (23 Ağustos, 2008 12:21 Cumartesi)mio'yu ve bu güzelim fikrini sonuna kadar destekliyorum.
Poster için kolları sıvamıştım.
Belgesel için de her zaman hazır ve nazırım. Kamera bile taşırım, ışık tutarım. O derece yani.
MioCaro (23 Ağustos, 2008 18:01 Cumartesi)madem sgbnin fikri kalanı da kendisi hallederek artık :)
Yalçın (settar) Pembecioğlu (23 Ağustos, 2008 18:43 Cumartesi)Bu arada kampanyanın gelişimini kronolojik bir yazıda
topladım. Kaynak olarak kullanabilirsiniz, eksik vs için e-posta atınız.
tinca (23 Ağustos, 2008 20:07 Cumartesi)tamam o zaman harika, bence once roportajlar yapalim. sonra gittigimiz aktivitelere de gotururuz kameramizi. sonra toplariz hepsini belgeselimiz olur
yazi super olmus yalcin! bunu siteye koyalim
bi de aceba bobiler ortak proje yapsak bu banner isini, beraber yurutsek. var mi tanidginiz bobilerden bi konussaniz? bizim siteden de download ettiririz.
tinca (23 Ağustos, 2008 20:12 Cumartesi)gerci simdi baktim da bobiler ztane bizim logoyu koyuyomus. o zaman biz sitede bobilerin bu olayina link verelim, sonra download icin koyariz bu bannerlari.
bi de aceba poster olayini da bobiler ordan da acmaz mi?
MioCaro (23 Ağustos, 2008 20:24 Cumartesi)bence öncelikle belgeselin planlanması gerek. aksi takdirde yine öylesine bir filmden ibaret olacak. filmin kendisinden söz ettirecek sinematografik niteliklere de bir nebze olsun sahip olması gerek. bu nedenle bir yönetmeni olmalı diye önermiştim. bir senaryo ekibi, çekim ekibi. filmin amacına hizmet edecek kadar iyi olması, ses getirmesi için.
amatör bir bakışla ama yine de profesyonel kaygılarla ilerlemeli ki hem işin ciddiyetinin altı çizilsin hem de bunun arkasında sağlam durduğumuz belli olsun. pes etmeyeceğimiz...
tinca (23 Ağustos, 2008 20:28 Cumartesi)tabii ki bence belgeseli yapacaksak, bi gun boyle hep beraber toplanip bi plan program yapmali, kim neyi yapacak bi karar vermeli. yonetmen sart!
Melih Cılga (23 Ağustos, 2008 22:37 Cumartesi)NTV'de haber olmayı başardıktan sonra, belki şimdi de sıra NTV'de yayınlatabilecek kadar güzel ve samimi bir belgesel çekmeye geldi... Sadece internette yayımlanacak bir belgesel değil, televizyon kanallarının da ilgi göstereceği bir belgesel neden çekmeyelim ki? MioCaro'nun bu güzel fikrini daha büyük boyutlu biçimde projelendiremez miyiz?
Filmin senaryosunun ana fikri yukarıdaki poster duyurusunda da yazıyor zaten: "Halkı internet sansürüne karşı bilinçlendirmek, kamuoyu yaratmak". Demek ki önce bir adım geri gidip, sansürü anlatmadan önce "mevcut kullanım durumu"nu anlatmalıyız, yani halkın internet kullanma alışkanlıklarının fotoğrafını çekmeliyiz bu filmde...
Belki de bu viral kampanyanın doğuşu ve gelişimi, belgesel filmin içerisinde pek fazla yer kaplamayan küçük bir bölüm olmalı sadece, bugüne kadar yaptıklarımızı artık herkes biliyor zaten, şimdi yeni insanlara yeni şeyler söylemek zamanı...
Mesela internet cafe'lere gidip röportajlar yapmalıyız mutlaka, mesela sosyal network siteleri sayesinde kurulan yeni arkadaşlıkların sokaktaki insanların gündelik hayatındaki yerini anlatmaya çalışmalıyız, vs... Ardından da, örneğin Türkiye'deki internet okuryazarlık seviyesinden bahsetmeliyiz, Türk halkının ilginç ve paylaşılmaya değer içerik üretme yeteneğini ele almalıyız belki de...
Ana fikrimiz olan "Halkı internet sansürüne karşı bilinçlendirmek" konusunu ancak bu çerçevede anlatabilirsek, ancak o zaman belgeselimizin "kamuoyunda" ses getirebileceğimizi düşünmeye başladım şimdi...
Çünkü, mesela NTV olmasa bile iyi kötü düzgün ve kaliteli bir TV kanalında yayımlanacak kaliteli bir belgeseli hedef olarak koyuyorsak önümüze, yine sivil inisiyatif sınırları içerisinde kalarak, amatörlükle profesyonellik arasındaki sınırları biraz zorlayamaz mıyız?
Şimdilik ilk aklıma gelenler bunlar... :)
braincircle (24 Ağustos, 2008 00:15 Pazar)internetteki sansürün, günlük hayatımızdaki sansürlerden farkı olmadığını göstermeliyiz gibi.
sadi (su geçirmez balık) tekin (24 Ağustos, 2008 02:38 Pazar)bence biraz daha geniş bi çerçeveden olaya bakmalıyız. olay sadece birkaç sitenin kapanması ya da sadece internetin sansürlenmesi değil. bu bir çıkış noktası. radikal röportajında da söylediğimiz gibi biz bu zihniyete karşıyız.
türkiye iran olmaz diyenleri uyandırmak biraz da. çünkü iş işten geçmek üzere. yani; almost done. iş artık bizim ne düşüneceğimize, ne seyredeceğimize, nasıl davranacağımıza, ne giyeceğimize karışma noktasına geldi.
bunları biliyor muydunuz?
istanbulda fatih çarşambada kadınları bırakın, erkeklerin bile şort ya da kısa kollu ile dolaşamadıklarını,
didimde normalde başı açık olan ev kadınlarının denize ancak kısa kollu haşemalarla girebildiklerini,
türkiye petrolleri anonim ortaklığının batmandaki tesislerini ziyaret etmek isteyen avrupalı öğrencilerin nataşa denilerek içeri alınmadıklarını,
sapanca gölünde kürek yarışmalarına katılmak için gelen öğrencilerin şortla dolaştıkları için dövüldüklerini,
biliyor muydunuz?
hedefimiz televizyon yayınları da değil. uluslararası festivaller, gösterimler belki yabancı kanallar. elbette ki türkiyede de bu işi yayınlamak isteyecek televizyon kanalları olacaktır, ama hedef küçültmemeliyiz. amacımız kamuoyu baskısı yaratmak.
bu belgeselin üç beş kişinin veya internet seven bir topluluğun ya da kendini kapatan 500 sitenin filmi değil türkiyede sansürün geldiği durumu gösteren bir belgesel olması gerektiğini düşünüyorum.
mezzoalto (24 Ağustos, 2008 02:41 Pazar)sokak röpörtajları konusunda hevesinizi kırmak istemem ama geçenlerde sanırım atv için mark diye bi adam var, aktüelde filan da yazıyor sanırsam (yoksa tempoda yazıyor ve kanal da kanal d miydi?) o yaptı tam olarak bu konuda bir sokak röpörtajı.. halkımızın önemli bi kısmının "iyi oldu yutupun kapanması, atatürke hakaret vardı, kapansın tabi" şeklinde yaklaşması çok üzücüydü.. belki de necip türk halkına önce şunu anlatarak başlamak lazım: bizim erişimimizi engellememiz varolan videoyu, ve onun arkasındaki zihniyeti engellemiyor.. bizden gayrı herkes bunları rahat rahat izliyor. gücü sadece kendi vatandaşına yeten bir devletin uygulaması bunlar..
devletin yaptığı küçükken oynadığımız "ce eee" oyununa benziyor.. çocuklar bu oyuna çok gülerler çünkü siz kendinizin veya onun yüzünü kapadığınızda yok oldunuz zannederler.. her "ce eee" diip açtığınızda yeniden sizi gördüğü için şaşırıp heyecanlanır:) korktuğumuzda yüzümüzü kapamamız da benzer bir refleksten gelir, görmediğimiz şey yok zannederiz.. oysa ki beyin nesnelerin bizden bağımsız olarak da varolduğunuz 8-9 aylıkken -hatta bazen daha da önce- kavramaya başlar.. işte o ihbar eden adam bunu hala kavrayamamış olan adam aslında, içten içe.. herşeyden korkuyor, korktuğu herley yok olsun istiyor.. gözlerini kapatınca kendisinin, çevresinin, korktuğu şey yok oldu sanıyor..
mezzoalto (24 Ağustos, 2008 02:50 Pazar)sgb'cim lütfen bir kaç "münferit" kişinin yaptığı şeyleri bi topluma mal etmeyelim:) şimdi gider üç beş tane şortlu kadın resmi çekerler fatihte, mayolu kadın didimde, sonra da bunlara provokasyon der geçerler, rica ediyorum:) her türlü medyası olan bir zihniyetten bahsediyoruz, seni beni de porno düşkünü pedofiller yaptık mı işlem tamam:) (ya bu arada sabaha karşı 2.45 kalkmış biguya yorum giriyoruz, çok mu gerginiz neyiz be sgb, rahatlayalım biraz ama di mi

)
bu belgesele ne katkım olabilecekse yapmaya hazırım, böyle bir çalışmanın jeneriğinin köşesinde adım olmasından gurur duyarım..
manu (24 Ağustos, 2008 17:56 Pazar) manu (24 Ağustos, 2008 17:58 Pazar)tabi yorumları okumassan daha önce yazıldıgını görmessin :)
MioCaro (25 Ağustos, 2008 13:56 Pazartesi)sgbye katılıyorum. konu bütün olarak ele alınmalı. internette sansürün nereden geldiğini ortam ve koşulları en iyi şekilde gösterebilmeli.
sadi (su geçirmez balık) tekin (25 Ağustos, 2008 14:05 Pazartesi)taze taze mahalle baskısı uygulanmaya çalışılan biri olarak miocaronun bana katılmasına katılıyorum. sansür, baskı her yerde.. bir başka güncel
örnek.
phoenixia (25 Ağustos, 2008 22:17 Pazartesi)sizler daha iyi bilirsiniz ama, bu ilk aşamada konuyu bütünden değil atomdan ele almak hareketin gücünü sürdürmesi bakımından daha doğru geliyor bana..
konu öncelikle çıkış noktası olan internet konusu üzerinden ilerlemeli yazılı, görsel basın, reklam mecralarındaki engellemeler vs çerçevesinde düşünülmeli, sonra dallanmalı gibi geliyor ..
ARTanubis (25 Ağustos, 2008 22:59 Pazartesi)oyyy neler neler kacirmisim yaw tatilde...eee ben ne yapiyorum??
Melih Cılga (25 Ağustos, 2008 23:03 Pazartesi)Phoenixia tamamen haklı: Çıkış noktası olarak internet sansürünü alıp da bunu hayatımızdaki bütün sansürleri kapsayacak kadar genişletmek, hiç doğru gelmiyor bana da...
"Her şeyi anlatmaya çalışırken hiçbir şey anlatamayan amatör film projesi" ne demektir ve neden yanlıştır, hepimiz için gayet açıktır sanıyorum... :)
Tabii ki mahalle baskısı denilen rezaletten ben de rahatsızım, ama somut olarak internet sansürüne verdiğimiz tepkiyle kamuoyunun dikkatini çektiğimizi de unutmamalıyız:
Kamuoyuyla etkili ve sürdürülebilir bir iletişim kurabilmek için "mesaj tutarlılığı" ilkesine uymak ve belgeselin çerçevesini yalnızca internet sansürü konusuyla sınırlamak, ama bu konuyu da olabildiğince derinlemesine ve yaratıcı biçimde işlemek gerektiğini düşünüyorum...
Zaten bizi rahatsız eden diğer sansürlere küçük göndermeler yaparak aradaki bağlantıyı izleyicilerin kurmasını sağlamak da son derece mümkün...
braincircle (25 Ağustos, 2008 23:09 Pazartesi)internette neden sansür uygulandığını anlatabilmek için toplumlarda neden sansür uygulandığını da anlatmak gerekiyor ama.
Gökten bir anda düşen bir internetten ve akabinde peşinden gelen bir sansürden bahsetmek masal olur.
ha, sansürün internete yansımasını anlatacaksak tamam, yani 'internette sansür' değil, 'sansür, internette'
mezzoalto (26 Ağustos, 2008 00:36 Salı)ben sgb ve mio'nun çıkış noktalarının da mutlaka göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum.. belki de braincircle'ın anlattığı şekilde.. çünkü diğer sansür uygulamalarına değinmeden sadece internette sansürü anlatmak bir filmde, bizi "bilgisayarda üç beş geyik video izleyemiyorlar diye mızıldanan, dertsiz tasasız bir grup şımarık" konumuna da sürükleyebilir.. "memleketin bu kadar derdi varken" adamlarıyla dolu bir dünyada yaşıyoruz, derdimizin sanıldığı gibi yüzeysel bir dert değil memleketin tüm diğer dertleriyle -en azından biz gibi düşünenleri dertlendiren diğer dertleriyle- bütünleşik bir dert olduğunu vurgulayabiliyor olmamız lazım.. mahalle baskısından söz etmek bunun için gerekli..
sadi (su geçirmez balık) tekin (26 Ağustos, 2008 00:58 Salı)mezzocum kafana indirdiğim sütunu sembolik olarak geri alıyorum, şimdilik. :)
aslında internet sansürü de bi çeşit mahalle baskısı.. bunu görmeliyiz. balkonda bira içtiğim için bana laf eden adamla, internette gördüğü bişi için site yasaklatan adam aynı adam. birinde pencereden çemkiriyor, diğerinde biraz yürüyüp savcılığa gidiyor:
biz hem bu adamdaki zihniyete karşıyız, hem de aynı adamın yönetim tarafında karar merci olduğu durumlara karşıyız.
mahalle baskısını da işleyelim, kılık kıyafet kanunundan bahsedelim demiyorz tabi, genel bi çerçeve çizmeli, aslında internet sansürü ile yapılmak istenen şeyin sadece internetle alakalı olmadığını göstermeli ve olayı biraz daha makro ölçekte ele almalıyız diyoruz biz.
filipinlerden sevgiler.
mezzoalto (26 Ağustos, 2008 01:26 Salı)şimdilik dio bi de yaa.. küstüm tamam ben konuşmuom senle

buraKargın (26 Ağustos, 2008 09:34 Salı)youtube ve dailymotion açılmış, özlemişim yaff...
buraKargın (26 Ağustos, 2008 09:48 Salı)Hürriyet böyle demiş:
"Youtube açıldı" haberleri internette dolaşmaya başladı. Peki, Youtube gerçekten açıldı mı?
Sadece Çin, Suudi Arabistan gibi baskıcı ülkelerde yasaklı olan Youtube’un, Türkiye’de erişimin engellenmesi büyük tepki topluyor. Site içinde bir ya da birkaç kullanıcının yayınladığı içerik sebebiyle tüm kullanıcıları cezalandıran bu sistem birçok kişinin tepkisini çekmiş durumda. Ortada tam bir yetki karmaşası söz konusu. Şu ana kadar pek çok site yayına kapatıldı. En son rakam 300 sitenin yayına kapatıldığı doğrultusunda. Fakat bu konuda ne bir yetkili ile konuşabiliyor, ne de bir kaynaktan bilgi alınabiliyor. Siteleri kapatma ile yükümlü Telekomünikasyon Kurumu’ndan hiçbir şekilde bir haber akışı sağlanamıyor. Ayrıca bazı sitelerin, ortada hiçbir sebep yokken kapatıldığı iddialar arasında. Sitelere girdiğinizde ise hiçbir mahkeme kararına dayanılmadan “Bu siteye erişim savcılık kararı ile engellenmiştir” yazısını görüyorsunuz.
Diğer taraftan şu ana kadar hiçbir resmi kaynak tarafından “Youtube’un açıldığı” doğrulanmadı. Bu söylentiler büyük bir ihtimalle dedikodu olarak kalacak. Sebebi ise Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in Haziran ayında yaptığı açıklamada yatıyor.“Youtube, Türkiye’de bir temsilcilik açmadan ve yargıya konu olan videoları Amerika’daki sunucularından silmeden açılmayacak” demesi.
Yapılan araştırmalar ise Türk kullanıcıları hala Youtube’dan vazgeçmediğini söylüyor. Türk kullanıcılar, DNS ayarlarını değiştirerek ve çeşitli siteleri kullanarak yasaklı sitelere girebiliyor. Youtube ile yapılan araştırmanın sonuçları ise çok ilginç. Günde 1,5 milyon Türk kullanıcı hala Youtube’a girip video izledikleri belirlendi.
Melih Cılga (26 Ağustos, 2008 12:59 Salı)"Aslında internet sansürü de bir çeşit mahalle baskısı" diye baktığımız anda, problemin adını yanlış koymuş oluruz ne yazık ki: Genel problemin adı "demokrasi / ifade özgürlüğü" kültürünün yeterince yerleşmemiş olması. Ve bu gerçekten de okyanus kadar uçsuz bucaksız geniş, ama aynı zamanda herkesin de kendi meşrebine göre iyi kötü fikir sahibi olduğu bir konu...
Ve biz bu bin bir türlü farklı demokrasi algısı / özgürlük hoşgörüsü seviyeleri arasında, sadece ve sadece "bize biraz olsun yakın, biraz olsun sempatiyle bakan" küçük bir hedef kitleye yoğunlaşırsak etkili olabiliriz, yoksa sesimiz kaybolup gidecektir, düşüncesindeyim...
Balkonda bira içenlere çemkiren komşu ile savcılığa ihbar dilekçesi veren adam arasında "zihniyet akrabalığı" olduğunu, ikisinin de demokratik hoşgörü eksikliğinden mustarip olduğunu, sanki büyük bir keşifmiş gibi söylediğimizde, kamuoyunu aydınlatmış mı olacağız sizce?
mezzoalto ve sgb'nin bakış açılarında katılmadığım nokta, yapacağımız belgeselin anlatım dili / hikaye anlatma üslubu ve haliyle de, hedef kitlesiyle kuracağı iletişimin ses tonu konusunda farklı düşünüyor olmam sanırım: 20. yüzyılın "toplumcu gerçekçi" sinemacıları gibi, halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan didaktik bir hikaye anlatmak bana hiç cazip gelmiyor açıkçası...
Bu belgesel bir anlamda, elimize mikrofon alıp küçük bir kamuoyu karşısında kısa ama etkileyici bir "konuşma yapma şansı" verecek bize. Geçmişteki başarılı referansımıza bakarak (viral kampanya) bizi dinlemeye gelmiş ve bizden yeni yaratıcı fikirler duymayı bekleyen insanlara, hazır mikrofonu elimize almışken, onların aklını ve hayalgücünü bomboş bir "tabula rasa" gibi görerek uzun uzun "demokrasi ve ifade özgürlüğü" konferansı vermeye (farklı sansür türleri arasındaki "zihniyet akrabalığını" malumun ilanı şeklinde yeniden göstermeye) gerek yok, diyorum...
Onlar da zaten iyi kötü her şeyi biliyorlar ve bu zihniyetler silsilesiyle çevrilmiş biçimde yaşıyorlar. Bizi dinlemeye gelmelerinin sebebi de, küçük ama somut bir konuda elle tutulur yeni bir özgürlük alanı daha açmamızı beklemeleri olacak. Tıpkı viral kampanyanın yarattığı küçük pozitif enerji dalgası gibi, arkasında yaratıcı zeka ve samimiyet ve mizah duygusu olan yeni bir özgürlük kıvılcımı bekliyor olacaklar...
Bizim belgeseli seyrettikten sonra (ki o da eğer seyrederlerse), bütün savcılar ya da bütün çemkiren komşular, anında aydınlanıp demokrasi havarisine dönüşmeyecekler bir günde... Onların zihniyetlerinde "paradigma kırılmaları" yaratabilmek için, küçük küçük özgürlükçü mücadele kazanımlarının inatla ve sabırla biriktirilmesi gerekir çünkü.
Oysa bizim belgeselin senaryosu çerçevesinde yaratıcı çözümler ve etkileyici sinematografik anlatım yolları düşünmemiz gereken daha somut problemlerimiz var önümüzde: "Sen, demokrasinin belgeselini çekebilir misin, Abidin?" noktasında değiliz artık... :)
MioCaro (26 Ağustos, 2008 13:19 Salı):) @melih_cilga, korkarım yanlış anladınız. kimse internet sansürü mahalle baskısıdır demiyor. deniyor ki bu internette sansür birden tek başına olmadı. bu ülkede sansür diyebileceğimiz çokşey var. bizim derdimiz internette sansür ancak tek derdimiz bu değil. konunun açılımlarının da farkındayız, demek isteniyor.
demokrasi ve özgürlük dediğinizde zaten kavram olarak herkesi kapsaması gerekiyor. (burayı da ben yanlış anlıyor olmalıyım)
burada zümrelerden, benzer zevkler peşindeki bir grup insandan söz etmiyoruz. temel hak ve ihtiyaçlardan söz ediyoruz. hem de herkes için.
belgesel önerimin nedeni, olanı olduğu gibi yansıtma kaygısıdır. kimsenin kalabalıkların büyük veya küçüğüne konuşma yapmak gibi bir isteği veya motivasyonu bu kampanyada. kimseyi küçümsemeden sınıflara ayırmadan herkese hakkı olanın sansürlendiği bilgisini vermek temel sorumluluk. Kaç kişiyi eğittik bakalım diye bir kaygıdan ziyade kamuoyu baskısı yaratmak, farkındalık oluşturmak ve tepki duydugumuzu göstermek.
Tanımlama ve benzetmeleriniz biraz fazla yorucu, dağınık ve dahlini aşıyor kanımca. Demokrasinin belgeselinden de kimse söz etmiyor. Ama bir iş yapılacaksa bu adabına göre yapılmalı. Yada hiç yapılmamalı. Ki her eline kamera alan çektiği 4 dakikaya belgesel diyemesin!
Yalçın (settar) Pembecioğlu (26 Ağustos, 2008 13:39 Salı)Melih'e delicesine katılıyorum.
Konu bu kadar net bir şekilde başlamışken onu daha geniş kavramlarla irdelemek cumhuriyet mitinglerinin gazının chp'yi itmek için kullanılmaya çalışılması gibi bir durum yaratır ancak. Kendimiz çalıp kendimiz oynamış oluruz.
İletişimimizi adım adım yapmak, taşlarımızı sırayla koymak adına şu anda sansür /internet sansürü konusunu odaktan kaybeder, zihniyetler, mahalle baskıları üzerinde yoğunlaşırsak politik gündem haberi olmaktan başka bir işe yaramaz bu belgesel.
MioCaro (26 Ağustos, 2008 14:02 Salı)bu durumda viral filmlere devam etmelisiniz settar.
daha geniş kavramlardan söz edilmiyor. (gerçi öyle dahi olsa neden bu ülkede ben şöyle düşünüyorum dendiği anda "ha sen o zaman şundansın" saptaması neden yapılır bunu da anlamam mümkün değil - cumhuriyet mitingi/chp körüğü) değilim ben ondan bundan. hiçbirinden değilim. ben bikinimle denize girdiğimde haşemalar arasında yadırganmamak isteyenlerdenim. türbanla dersime girdiğinde bir öğrenci, yanındaki straplez düşük bel giydi diye ayıplanmamalılardanım, uçakla seyehat ederken, yandaki dua ederken, keyfimce şarap içmek isteyenlerdenim. Aynı zamanda keyfimin, işimin istediği gibi internette gezinmenin hakkım olduğunu bilenlerdenim! bunlar birbirinden ayrı konular değil. aynı konunun yansımaları. buyrun sıra
buna geliyor şimdi de.
elitist bir çerçevede kendi aranızda ağırlayacağınız bir kampanya ile de çözülmez fikrindeyim.
tinca (26 Ağustos, 2008 14:58 Salı)arkadaslar, bence hepiniz haklisiniz :))
mio ve mezzo... tabii ki internet sansuru, tv'de alkole gelen yasakla, parkta oturan cifti goturen polisle, galatada etegi acilinca tutuklanan kadinla, taksimdeki tacizle, kizlarin bacaklarina kezzap atan hiyarlarla, oruc tutmayinin dovulmesiyle, lambda istanbul'un kapatilmasiyla, muzir nesriyat icin tc kimlik nosu verilmesini ongoren yasa tasarisiyla, filmlerin kesilmesiyle ve daha bir suru seyle ayni zihniyetin urunu...
ama settar ve melihin de dedigi gibi bunlarin hepsine bir anda deginemeyiz. her sey sirayla... mesaj ne kadar dar olursa o kadar net olur. genellesirse, anlasilirligi gider. halihazirdaki basortu - dekolte, laik-antilaik tartismalarinda bir damla daha oluruz. farkli durusumuzu yitiririz
o yuzden simdilik, kapsamimiz dar olmali bence de. yavas yavas acmaliyiz. harekete guzel tepkiler, destekler alirken "aa simdi de bunu soyluyorlar" olmamaliyiz.
once internet sansuru konusunda halki bilinclendirme misyonunun tamamlayalim, kendimizi iyice tanitalim, sonra digerleri otomatikman gelecektir zaten...
reklamci bakis acisiyla, benim dusuncem bu.
yani simdilik, kampanya elitist olmasin diye neler yapabiliriz, onu dusunmeliyiz. cok sey soylemeye calismak yerine, cok insana nasil ulasiriza yogunlasmaliyiz.
filmimizi planlamaliyiz yavas yavas.
ve tabii poster yapmaliyiz, poster evet. hani nerdeler?????
poster.
son sozum bu size! :)))
Melih Cılga (26 Ağustos, 2008 15:17 Salı)MioCaro'nun bakış açısını epeyce hayalperest bulduğumu söylemeliyim: Bikiniyle denize girdiğinizde haşemalılar arasında yadırganmama hayaliniz, ne yazık ki uzunca bir süre daha gerçekleşmeyecek, çünkü farklı olana karşı tahammül ve hoşgörü seviyesine ulaşmak için, her iki tarafta da yeterince somut ve etkili mücadele biriktirilmedi henüz...
Taban tabana zıt değer yargılarıyla yetiştirilmiş ve yıllarca bin bir türlü önyargıyla keskinleştirilmiş iki yabancı, denize girmek gibi basit bir ortak zevk için aynı kamusal mekanda karşılaştığında, nasıl birbirlerine o saniyede sempati duyabilirler ki?
Bir insanın dünya görüşünü ya da dış görünüşünü umursamamak ve onu kendi haline bırakabilmek rahatlığı, karşılıklı olarak içimizdeki bastırılmış tedirginliklerle yüzleşmeden / hesaplaşmadan öğrenemeyeceğimiz bir şey.
Önyargı ve tedirginlik duygusunun yavaş yavaş değişerek "mesafeli güven" ve "mesafeli rahatlık" duygusuna dönüşmesi için de epeyce pürüzlü geçebilecek bir "karşındakinin davranışlarını kontrol etme / gardını alma" döneminden geçilmesi gerekebilir, diyorum kısaca...
Aklıma gelen en naif örnek: Amerika'da siyahlarla beyazların aynı restoranda yemek yiyebilmelerinin, kaç yıllık bir mücadele birikimiyle gerçekleştiğini düşünüyorum. Bugün bir siyahın o ülkeye başkan olması ihtimalini konuşuyoruz...
Hani biraz daha abartacak olursak, şu Avea'nın "mesaj kaygısına son" reklamındaki güzellik kraliçesi kızın "Dünyada savaşlar bitsin istiyorum, Berke de Cansu'dan ayrılsın istiyorum!" dediği noktaya geleceğiz... Evet, ben de bikinililerle haşemalılar yan yana denize girebilsin istiyorum, ama hemen olmuyor bu işler... :)
Karşılıklı hoşgörü ve tahammül yaratabilmek için, net mesajlarla yavaş yavaş mücadele etmek ve güven biriktirmek gerekiyor...
MioCaro (26 Ağustos, 2008 16:00 Salı)işte tam da bu noktadan söz ediyorum. haşemadır asıl yadırganacak olan. ancak çoktan beyinlere sansür uygulanmaya başladı ki artık bikiniler hoşgörü bekler hayalperest durumda ne yazık.
Başı açık yarım haşemalılar bu sansürün sonucu. Bu durumun da reklamlardaki güzel kraliçeleri mesajlarıyla şakalaşacak kadar ciddiyetsiz olduğunu düşünmüyorum. tıpkı sahilde geçen
yaz reklamlarında hanımkızların tayt ve tünikle endam etmelerinin normal sayılamayacağı gibi.
Not. Siyah beyaz savaşıyla herhangi bir bağlamsal ilişki kurmam da malesef söz konusu değil. Çok başka noktaları konuşuyoruz.
Bizzat şahit olmasam da, bahsi geçen olaylar benim başıma gelmemiş dahi olsa bütün bu olanlarda büyük bir terslik olduğunu biliyorum. ve rahatsızlığım da bu noktada başlıyor. Bu ve benzeri durumları yumuşatılmış, sınıflandırılmış, bana dokunmayan ne yaparsa yapsın gibi kalıplar/argümanlarla gözardı edemiyorum.
afis ornekleri: (ben yapmadım)


tinca (26 Ağustos, 2008 17:51 Salı) kemal (KAghast) şahin (26 Ağustos, 2008 17:59 Salı)Murat Üstüner'den youtube hakkında çok eğlenceli bir klip...
bizde gerçekten malzeme bol. Herkes kendince birşeyler söylüyor. Bu proje tüm bu söylevleride bir araya getirmiş olacak.
http://vimeo.com/1322171 firat® (26 Ağustos, 2008 18:05 Salı)İtalyan blogger arkadaşım
Federico Russo bana
şu linki yollamış ve arkanızdayız diye de mesaj atmış:) İtalya'da bile haber olmuşuz. Ben anlamadım bu durumu :)
phoenixia (26 Ağustos, 2008 22:24 Salı)hakkaten hani nerde posterler..
parti yapıyoruz poster lazım desek hemen çalışmaya başlanıyor da, hani nerde afişler, posterler...hmm??:)
afiş yapmaya yetisi olmayan(lar) da fikir versin birileri onu görsel hale çevirsin..? ne bileyim...
bi de, bu gelişmeler böyle pıtrak gibi ardı ardına nasıl mutlu edici ya..:)
firat® (26 Ağustos, 2008 22:44 Salı)Valla maalesef 10 tane poster geldi şu anda. İşin üzücü yanı Bigumigu'yu, Elma+Alt+Shift'i ve bilumum birçok blogu ve keza bizim sansursansur.org'u reklamcılar, tasarımcılar hemen her gün ziyaret ediyor. Yani kitle belli aslında. Ve kimseden ses seda yok. Burayı genç tasarımcılar da takip ediyor, bari onlar yapsa birkaç tane. Belki son yollama tarihine kadar birkaç poster daha yapılır. Anlamadım ben de.
phoenixia (27 Ağustos, 2008 00:20 Çarşamba)üç maymunun; göze, kulağa ve ağıza sansür bandıyla gösterildiği bişi olabilir.. ne yapacağınıza kendiniz karar verin gibi bi slogan mesela...
güneş gözlüğü yerine sansür bandı takmış(gibi) duran bir yığın (being j.malkowich afişindeki gibi) kalabalık..slogan eklenir falan..
doğa görüntüleri içinde sansür bandı.. süt emen yavru kedilerin anasının memelerine bant gibi..
banttan gidiyorum, komik ve basit de olabilirler ama,amaç fikir civcivlemek ..:))
mezzoalto (27 Ağustos, 2008 00:22 Çarşamba)şimdi sanırım olay şu: parti için poster yapmak kastırıcı bişi değil, laylaylom bir olayın tezahürü, herkes bişi çiziktiriveriyor ama iş, financial times'lara filan çıkmış bir hareketi temsil edecek şeyi tasarlamaya gelince herhalde herkes düşünüyooor, düşünüyooor ve düşünüyoor.. bu iyi bişi belki ama çok da düşünmemek lazım:)
bunun ötesinde diğer tartışmada mio benim diyebileceğim herşeyi demiş.. internet sansürü tek başına bir kısa film, bir viral konusu olur elbet ama salt o haliyle bizi bir grup dertsiz başına dert arayan, en büyük sıkıntısı you tube olan -hatta sözlükteki okumuş yazmış kitlenin bile tuhaf bir anlamazdan gelme çabasıyla vurguladığı üzere mesela sırf video izleyecek diye pedofillere prim veren- kişiler olmaktan çıkarıp özgürlükler konusunda kaygılanan insanlar haline getirecen bir içerik nasıl tasarlanır gerçekten merak ediyorum.. bu yersiz bir kaygı da değil çünkü işte kendi halinde site kapatma çalışması olarak başlayan bir hareket bir yandan uluslararası basında yer bulurken, sözlük gibi bir ortamda çok tuhaf şekillerde algılanabildi.. hürriyet sabah gibi gazetelerde yayımlanan haberlerin altındaki yorumlara baksak da göreceğimiz şeyler benzer olacaktır.. yani bizim aslında bundan bir mesaj almış olmamız ve salt internet sansüründen bahsettiğimizde yanlış anlaşılma ihtimalimizin çok yüksek olduğunu görmüş olmamız gerekmez mi?
haşemalılar ve bikinililerin, türbanlı ve straplez bluzlu öğrencilerin birbirine sempati duyması filan gerekmiyor.. antipati duymamayı öğrenmeleri yeterli, hatta ona bile gerek yok, antipati duysalar bile bunu kendilerine saklamayı öğrenmeleri yeterli.. ki kusura bakmayın ama bu o kadar da zor değil.. bundan 7-8 yıl öncesine değin bu kadar çok tuhaf eylem ve söyleme maruz kalmıyordu hiçbir taraf.. yani bunu becerebilmiştik, gene de becerebiliriz, herkes asabına dur diyebilir.. türbanlı internler erkek kadavra üzerinde çalışmayı reddeder hale gelene, veya başörtüsü protestolarında "7,4 de yetmedi mi" pankartları açana değin bir şekilde idare ediyorduk.. yani siyah-beyaz ayrımı kadar grift bir sorundan bahsetmiyoruz..
bir de melih bey, ben asıl bir takım zihniyet akrabalıklarının herkesçe malum olduğuna inanmayı iyi niyetli lakin hayalperestçe buluyorum.. "you tube neden kapatıldı biliyor musunuz" sorusuna "kapatıldıysa vardır bir sebebi, büyüklerimiz bilirler" diyen adama da, "atatürke hakaret vardı iyi oldu" diyen adama da hiçbirşey malum değil.. hayır hedefimiz bu adamlar değilse, veya bu adamlar en azından hedeflerimizin arasında yer almıyorlarsa zaten birbirimizi ağırlamaktan başka birşey yapmayacağız demektir; o zaman ne poster ne de belgesele ihtiyacımız var.. ve bu adamlara birşey anlatmanın da didaktik olmayan yolları bulunabilir -ki şart mı ondan da emin değilim, yıllar boyu levent kırca'yı komik bulmuş bir toplumdan söz ediyoruz neticede, biz didaktizmi severiz...
sadi (su geçirmez balık) tekin (27 Ağustos, 2008 00:23 Çarşamba)çok anlaşılmaz şeyler söylemediğimi düşünüyorum, allahtan ne dediğimi mezzo, mio ve brain anlamış da, yoksa kendimden şüphe edicektim. tekrar tekrar anlatacak enerjim de yok, madem ortada bir fikirbirliği var en azından, bol şanslar dilerim.
son olarak haşemalı zencilerle bikinili solukbenizlilerin demokrasi anlayışı gerçekten çok acayipti, ben biraz çıkıp hava alacağım sanırım.
p.s.bu arada hangi youtube açıldı? birden fazla youtube mu var?
phoenixia (27 Ağustos, 2008 00:41 Çarşamba)sansürü kim yapıyor değil de, sansür hayatı nasıl etkiliyor diye düşünmek gerek bence.. kişilerden ve zamandan daha bağımsız bir iş çıkar o zaman gibi geliyor..
kişilerin kendi tercihi canım şeklinde getirilebilecek eleştirilere hedef argümanları mümkün olduğunca geri planda tutmak da gerek.. bence..
herkes birbirini anlıyor bence sgb..
aynı gemi içindeyiz, rotayı tutturmaya çalışıyoruz sadece.. ve gemi ne yönde gidecekse, hepimizin gemiyi o tarafa götürmek için çaba harcaması gerektiğine inanıyorum.. bol şans dilemiş olmanı gemiden atlama isteği gibi gördüm de...
son bence eksik kalmış..
mezzoalto (27 Ağustos, 2008 00:49 Çarşamba)sana da katılıyorum pho -ben bugün nasreddin hoca oldum anne:P- aynı şeyi düşünüyordum az evvel: elbette hepimiz aynı gemideyiz, bunlar da neticede beyin fırtınası.. iş aksiyona gelince elini kim taşın altına sokacaksa sokabildiğince, oturup planlayacak ve bişi çıkacak ortaya, ama öyle ama böyle.. o çıkan şeyi "aaa bu benim fikrime tam oturmadı, almıyorum o zaman" demeyeceğiz hiçbirimiz.. sadece hepimizin ortak hedefi çalışmayı sürdürülebilir, etki gücü yüksek ve yaygın, verimli kılmak; kimi kısa kimi uzun bi sürü yol var bu nihai noktaya, herkes kendince iyi olan yolu dile getiriyor o kadar..
eferdk (27 Ağustos, 2008 02:45 Çarşamba) eferdk (27 Ağustos, 2008 23:39 Çarşamba) mezzoalto (28 Ağustos, 2008 10:26 Perşembe)eferdk, evet işte bu durum da çok can sıkıcı.. ama bunu bu hale getiren de gene iktidarın 8 yıldır sistematik olarak toplumsal gerginlik fişteklemesi değil mi? şu ayrı bi tartışma konusu olabilir tabi: muhafazakar kesimden insanların çeşitli düzeylerde ve giderek artan miktarlarda dışlayıcı, hakir görücü, itici davranması diğerlerine de fırsatını bulduklarında böyle davranma hakkını verir mi.. kötü örnek örnek midir?
mesela benim türbanlı öğrencilerim var, son derece de iyi huylu, kibar ve çalışkan çocuklar, ve benim için tüm bunlara ek olarak en önemli özellikleri normal olabilmeleri, davranabilmeleri.. sınıftaki erkek öğrencilerle çalışır veya konuşurken tuhaf hallere bürünmüyor, toplu sınıf etkinliklerine tüm içtenlikleriyle katılıyor ve dini konularda kimseyi hiçbir şekilde taciz etmiyor oldukları için kimse de onları "türbanlılar" olarak algılamıyorlar, birinin düşük bel kotu öbürünün uzun zarif kot eteği gayet güzel yaşıyorlar.. eşcinselliği tartışırken sınıfta başı açık, son derece dekolteli, suratı badana boya kızlarımız akıl almaz bir cehaletle irdelerken konuyu, bu kızlar çok daha aklı selim ve makul yaklaşabiliyorlar mesela.. o nedenle mesele türban değil zaten.. mesele yobazlık, mesele bitmek bilmeyen tahakküm arzusu, mesele muktedir olana yakın durmaya çalışmanın dayanılmaz hafifliği.. çoğunluğa kıyısından köşesinden yanaşıp birilerini "diğer"leştirme ve o diğeri yok etme çabası.. başı açık mini etekli olup da Allah yerine tanrı diyenleri düzeltme, cuma akşamı içmeye gidenleri kınama halinde olan kitle de beni çok tedirgin ediyor.. kılık kıyafet yobazlığın hiçbir türünün tek başına kanıtı veya göstergesi olmuyor..
MioCaro (28 Ağustos, 2008 13:45 Perşembe)Bu tartışmaya hiç ama hiç girmek istemiyorum. Bekleyip, hep beraber göreceğiz bu değişim/dönüşümün (ülkemizin de dahil olduğu coğrafya için kurgulanmış, uzun zamandır büyük güçler tarafından sürdürülen din tabanlı politikaların getirilerini kastediyorum) neler getirdiğini kaçınılmaz olarak. Ama ufak bir şey var yıllardır mantığımın almadığı. üstsüz denize giren ne kadar ilgilendiriyorsa kılık kıyafetiyle denize giren de o kadar ilgilendiriyor. yalnız tek birşey takılıyor kafama. neden türban? Allah için örtünüyorsan neden başını örtmekle kalmıyorsun sadece? saçlarını gizlemekle sadece. örtünün altına bir takım techizat yerleştirmenin alemi nedir? binbir türlü pahalı ve çeşitli, rengarenk örtüleri, binbir farklı örtünme biçimi ile çeşitlendirme gayreti neden? islamiyet ibadeti bile gizli yapmanı isterken neden? neden? diye düşünüp duruyorum kendi kendime.
eferdk (28 Ağustos, 2008 16:40 Perşembe)mezzo söylediklerine aynen katılıyorum hemde hiçbir kelimesini değiştirmeden. Ben bu konuyu buraya tartışmak için açmadım. Tartışsak da hemfikir olduğumuz bir konuda hep aynı yola çıkacaz. Sadece tahrik edenlerin, din kisvesi altında yaşayan insanlardan gelmediğini de görmenizi istedim. Ortak bir proje yapılıyorsa, ve olaylar zinciri ard arda içkisine, mini eteğine karışılan kişileri gösterip buna dur denilmesi isteniyorsa, ben bir de türbanlıların kaldığı bu tahrikleri de yazan haberi okumanızı istedim.
Mio hocam bu haberi görmemezlikten gelmeniz ise bir hayli üzdü beni. Her ne kadar sakalını uzatıp, karısını zorla kapatıp, iğrençlikler yapan iğrenç insanlar varsa, bir o kadar da içkisini içen, modern görünümlü iğrenç insanlar da yaşıyor bu dünyada. Sanki bu olayları Pamir yalan yazmış gibi, evet bunlar da var dememeniz şaşırttı beni.
Bir belgesele geniş açıdan bakıp, bunları konu edeceksek eğer, bir tarafı görüp, diğerini görmemek bize yakışmaz. Her iki tarafında bir nebze olsun bilinçlenmesini sağlamak şart.
tinca (28 Ağustos, 2008 17:08 Perşembe)arkadaslar, bir noktayi gozden kaciriyorsunuz bence.
belgeselimizin konusu turban degil. bu bir turban hareketi degil. olmayacak da. turbanlilarla turbansizlilari baristirmak da degil amac, o yuzden bu tarafin gousu su tarafin gorusune girmeye gerek bile yok. turban konusunda herkesin baska bir fikri var, bunlari tartismaya acarsak asla bir hareket cevresinde toplanamayiz, ben size soyleyeyim.
belgeselimiz ne olursa olsun bizim bu hareketimizle , sansure karsi durusumuzla alakali olmak durumunda. tartistigimiz nokta ise internet sansuru olarak mi yoksa genel anlamiyla sansur olarak mi ele alinacagi... hepsi bu. turbana nerden geldik?
bir de poster yapsak ya, gundemden dusuyoruz :))
poster de poster.
Yalçın (settar) Pembecioğlu (28 Ağustos, 2008 17:22 Perşembe)sansür hareketi odağını kaybederse bu tartışmalar da kaçınılmaz olacak. başından beri söylemeye çalıştığım şey de bu işte.
kemal (KAghast) şahin (28 Ağustos, 2008 17:40 Perşembe)neler oluyor burda yaw !x?
p.tesine geliyor posterim ;) az kaldı son rötuşlar ;)
MioCaro (28 Ağustos, 2008 18:18 Perşembe)eferdk, neyi görmezden geldiğimi anlayamadım? ben insanların farklılıklarının hor görülmesine her zaman karşıyım. çoğunluğun uyguladığı baskıya da olduğu gibi. o taraftan değilim, bu taraftan olmadığım gibi. orada tamamen farklı bir konudan söz ettim. sanırım yanlış anladın.
tinca, belgeselle ilgili birşey yazmıyorum artık. türbanla ilgisi zaten olamaz sansürdü belgesel için önerdiğim konu. mezzonun yorumları coşturduğundan bu haberin altına denk geldi yazım :) hepsi bu.
eferdk (28 Ağustos, 2008 21:46 Perşembe):) bende eğer sansür konusunu öyle veya böyle genişlettiğimiz anda işte bunun gibi o yandan bu yana savrulabileceğimizi anlamamız için, olaylar serisine, karşı taraf olarak görülen zümrenin olay serisinin linkini verdim.
Herkes ortak noktada buluşmuşken, herkes mio gibi "insanların farklılıklarının hor görülmesine her zaman karşıyım" iken, benim de aynen düşündüğüm gibi, herkes o taraftan yada bu taraftan değilim derken, benim de hiç bir taraftan olmadığım gibi, yapılacak olan herşeyin odak noktası sansür olmalı demek istiyorum, hiç genişletilmeden, gerçekleri doğrudan söyleyerek, bunu yaparken de yaratıcılığımızı kullanarak.
Posterlerde bilinçlendirmeyi hedef almalıyız, politik olaylardan, klişelerden uzak durmamız gerek. Monitöre bağlanmış bir karaçarşaf bizi bilinçlendirmemiz gereken belli bir zümrenin önünde itici ve her ne diyorsa önemsizdir halini kılacaktır.
Bende yakında, sınavları atlattığım anda posterimle karşınızda olucam efem.
phoenixia (29 Ağustos, 2008 00:24 Cuma)pek sevgili tinca.. internet ağırlıklı genel sansür olması gerektiğini düşünüyorum ben..
genelin kapsamı nedir deyince de yazılı, görsel basın ve reklam mecralarındaki,iletişim üzerindeki sansürü kasdediyorum sanırım... (dejavu):)
yani birçok kişiyle iletişim kanalları kullanılarak paylaşılması için yapılmış bir işe, düşünceye o kişinin/kurumun iradesi dışında yapılan engelleyici, tahrip edici müdahele geliyor benim aklıma.. ilk planda...
sonuçta posterler için bir eleme de yapılacaktır sanırım..
haydin çocuklar postere dimek istiyorum..
Yalçın (settar) Pembecioğlu (11 Eylül, 2008 17:08 Perşembe)izlesene.com ve vidivodo.com da dahil 20 Türk video sitesi, haber verilmeden engellendi
bugün. elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görmeye devam ediyor.
Polka (11 Eylül, 2008 17:16 Perşembe)off off.. rezillik diz boyu
Yalçın (settar) Pembecioğlu (11 Eylül, 2008 17:20 Perşembe)aslında TK bizim kampanyaya destek vermiş gibi de oldu. ilgisini çekemediğimiz insanlara sansürün varlığını bundan daha iyi ne hatırlatabilirdi? :) umarım herkes bir silkinir de aslında kendi kararlarını kendilerinin alabileceğini, başkalarının "bu sana zararlı" demesine ihtiyaç duymayacaklarını anlarlar.
tinca (21 Eylül, 2008 03:34 Pazar)posterler facebook grubunda ve sitede sergilenmeye basladi. hala poster kabul ediyoruz.
bu arada artik bir mail grubumuz da var:
firat® (21 Eylül, 2008 04:30 Pazar)bundan sonra ne yapacağımızı grupta konuşalım istedik. aklımızda bir şeyler var ama yapabilir miyiz onu bilmiyorum. o yüzden gruba buyrun:)
Yorum yapmak için
- sisteme
kayıt olabilir,
- Bigu üyesi iseniz ana sayfadan
giriş yapabilirsiniz.