Yorumlar
byparlak (09 Mart, 2008 19:46 Pazar)2cisini cok basarili buldum..ayni sandik reklamindakine benzetmisler..gercekden harika olmus bunlar!
ll pause (09 Mart, 2008 20:08 Pazar)konuyu anlatım şekli çekimler kurgu uzun zamandır böyle güzel sosyal bir reklam izlememiştim..
milliyetin başlatııg gazete reklamı yaklaşımına rakip bir güzellikteolması ayrı bir tat katmış
mezzoalto (09 Mart, 2008 20:08 Pazar)güzel olmuş olmasına da, olay artık bir cumhuriyet klişesine dönüşmeye başladı.. bir de, tabi ben yanlış duymadıysam bir laf sokma durumu var; "cumhuriyetinize artık sahip çıkın" gibisinden bir cümle duydum sanki (eğer iç sesim eklemediyse o kelimeyi:P)
yani hepimiz "vaay hmm evet çok vurucu çarpıcı sarsıcı" filan diyebiliriz ama uzun veya kısa vadede bu reklamlar sadece cumhuriyet gazetesinin durduğu tarafı vurgulamasından başka bir işe yaramıyor ki bunun da kime ne faydası var bilmiyorum.. sanmıyorum ki kimse bu reklamı izledikten sonra "hemen koşup cumhuriyet alayım, hatta abone filan olayım, eşime dostuma cumhuriyet gazetesi dağıtayım" desin.. veya bu reklamı izleyip "örtünmek gerçekten benim arzumla olan birşey mi?" diye sorgulayacak, muhafazakarlıktan laikliğe geçecek kimse olmayacağı da aşikar.. o zaman neden yapıldı şimdi bu reklam? sandıklı reklam öyle değildi mesela, seçim öncesi propaganda yapmak rasyonel bir tavır ama şu reklama bakınca sadece malumu ilan ediyor ve birbirimize gaz veriyoruz gibime geliyor.. bunu yapmak ve yayımlatmak için harcadığı parayla mesela yurt veya burs havuzu filan açsalar, tarikatlerin bakıp beslediği ve beynini yıkadığı çocuklara bir alternatif oluştursalar hem daha faydalı olurlardı hem de mesajın amacına yönelik daha somut birşey yapılmış olurdu diye düşünüyorum..
mezzoalto (09 Mart, 2008 20:09 Pazar)bi de haber aşırı geniş olmuş, bunu düzeltmenin bir yolu var mı? sayfada hata var sandım bir an

gandy.phoebus (09 Mart, 2008 21:40 Pazar)cumhuriyet gazetesinin çizgisini
dramatik bir biçimde ifade eden bir reklamdan bahsediyoruz. bu tıpkı bir otomobil veya gazoz reklamının marka kimliğini yansıtması gibi; izleyip beğenenin koşup cip veya kola alması gerekmiyor.
aynı biçimde, bu reklamları izleyenlerin siyasi görüşlerinin değişmesi de beklenemez. fakat hitap ettiği kitleyi
aktive etmeyi hedefliyor olabilir... hem, bir reklamın dünyayı değiştirdiği
nerede görülmüş ki?
bir de "reklam yapacağına burs versin" diyerek yine "kendi köşemizde küçük iyilikler yapalım" edebiyatı yapıyorsun mezzo :)
MioCaro (09 Mart, 2008 22:52 Pazar)"artık" çok geç
mezzoalto (09 Mart, 2008 23:02 Pazar)senin "edebiyat" diyerek küçümsediğin şey benim düşünce tarzım, her daim faydasını gördüğüm ve hiçbir zararını görmediğim bir duruş gandy.. ben buyum ve bunu küçümsemeye de hakkın olduğunu gerçekten sanmıyorum..
bunun ötesinde bir otomobilin "marka kimliğini" oluşturma çabasından değil bir gazetenin siyasi misyonerliğinden bahsediyoruz.. marka kimliği oluşturma çabalarının da özünde uzun vadede belli bir müşteri kitlesini sadık kılmak, veya belli bir müşteri kitlesine kendini ispat etmek, yani eninde sonunda bir "alış-veriş" durumu yok mu? cumhuriyet neticede bunu hedefliyorsa -ki yazdığım alternatiflerden biri buydu- bunun reklamlarla olacak birşey olabileceğine dair derin şüphelerim var: reklama bakarak cip veya kola alabilirsin ama gazete değil (elbette promosyon odaklı reklamları ve satış farklarını buna katmıyorum).. normal koşullarda bir gazeteyi almayı sürdürme veya bırakma veya başlama kararının reklamlarla etkilenebilen birşey olabileceğine aklım pek ermiyor, ama yanılıyor olabilirim tabi.. yanılıyorsam, yani insanlar reklamına bakarak gazete alma davranışlarını şekillendiriyorsa o zaman o amaca cuk oturan bir reklam olmuş, diyecek bişi yok.. ama dediğim gibi cumhuriyet konumundaki bir gazete için bu durum benim pek aklıma yatmıyor..
senin de yazdığın üzere bir reklamın dünyayı değiştiremeyeceği aşikar, ama zaten sözünü ettiğin "dramatizasyona" bakınca da hedeflenen buymuş gibi duruyor, bana da o nedenle sanırım biraz abes geliyor.. seçim öncesi kampanyada en azından "nasıl sahip çıkmamız" gerektiğine dair somut bir süreç vardı ortada, yani önermenin net bir hedefi vardı.. şu anda ise cumhuriyet de bizim kendi aramızda konuştuğumuz şeylere hiçbir yeni açılım getirmeyen birşey yapınca benim nezdimde bu "malumu ilan" oluyor işte, peki sahip çıkalım, oldu, evet hepimiz çarşaflara girmekten çok korkuyoruz doğru.. evet çok şık, çok dramatik, çok etkileyici, "hmm" dedirtiyor.. diyoruz da nooluyor? burada tartıştığımız şey meşrubat veya cips değil de "sahip çıkılması gereken cumhuriyet"se, sadece etkileyici bir kurguya sahip bir reklamın ötesine geçmeyen bir söylem bende sanırım varolan siyasi durumun sömürüsünden başka bişi uyandırmıyor.. aynen miocaro'nun dediği gibi "artık çok geç" diye düşünen insanlara bunun böyle olmayabileceğini söylemiyor reklam, korku kültürünü pekiştiriyor sadece.. bunun da kime neye faydası var ben bilmiyorum..
keza sözü edilen reklam serisinin pek fazla birşeyi aktive edemediğinin kendileri de farkındalar herhalde ki "artık" demek gereğini duymuşlar.. ben de diyorum ki "e hadi artık" diye çemkireceklerine, somut birşey yapsınlar, madem ki ortada misyoner bir duruş var.. veya peki tamam yapmasınlar, biz de bakıp "off çok güzelmiş" diip, bir sonraki habere geçelim.. herneyse..
(ki şu dipnotu eklememde de fayda var: ben "olsun belki 3-5 kişinin fikri değişir, o da birşeydir" demiş olsam o sözünü ettiğin hiper iyimserliği yapıyor olurdum ama bunu dahi küçümsemeye hakkı olamazdı hiçkimsenin.. keza bu bizi ürküten süreci başlatan arkadaşlar da mali altyapılarını aynen bu "kendi köşelerince küçük iyilikler yaparak" oluşturmuşlardır hepimizin bildiği üzere, küçük iyilikleri azımsamayınız)
ruprect (10 Mart, 2008 00:42 Pazartesi)Cumhuriyet reklamlarını sevmiyorum, provokasyon yüklü ve kutuplaştırıcı buluyorum. Cumhuriyet gazetesinin ''taraf'' yapmaya çalışan baş öğretmenliğinden çok sıkılıyorum, bana ne yapmam gerektiğini söylemesinden de ayrıca bunalıyorum. Şu an içinde bulunduğumuz duruma Cumhuriyet'in de yaptığı bu ''yukardan bakma''nın neden olduğunu düşünüyorum.
Diğer yandan 'reklam filmi' olarak başarılılar ama yine de yaratıcılık fazla zorlanıyor gibi hissetmeden de edemiyorum.
Not: Rutkay Aziz'in de iyice bir hönkürüp genzini temizlemesini istiyorum.
YTSEJAM (10 Mart, 2008 00:42 Pazartesi)Birincisi harika, çok etkileyici! ödül alacak, demişti dersiniz :P
gandy.phoebus (10 Mart, 2008 00:56 Pazartesi)küçümsemek değildi niyetim mezzo, sadece daha önceki tartışmaları hatırlatmaya çalışıyordum. diğer taraftan, düşünce biçimlerimizi sorgulamayacak, dönemin baskın ideolojik duruşu hipertolerans dışına çıkamayacaksak, tüm 'duruş'lara kayıtsız kalacaksak, geriye neyi tartışma hakkı kalacak merak ediyorum. yine de kırdıysam özür dilerim.
cumhuriyet bu reklamlarla "biz buyuz" diyor, herhangi bir gazete olmadığını hatırlatıyor ve siyasi çizgisini güçlendiriyor. bir coca-cola reklamı da böyle bir şeyi hedefler: bir ürün değil bir 'kültür' olduğunu, bir kot pantolon değil bir yaşam tarzı olduğunu anlatır. cumhuriyet reklamının diğerlerinden ayrılan özelliği, kola veya levis gibi seyirciyi tekil ve bütüncül -sahte ve totaliter- bir duygu etrafında buluşturmak yerine, farklılıkları ortaya çıkararak kendini ifade ediyor olması. brecht olsa kesin beğenirdi!..
sonuçta seyircinin gazeteyi alıp almaması bir şey değiştirmiyor; ancak kamuoyunda güçlü bir 'cumhuriyet gazetesi' imgesi beliriyor ve bu da gazetenin konumunu, önemini, prestijini perçinliyor. "cumhuriyet şöyle manşet atmış" veya "cumhuriyet şunu yazmış" dendiğinde, bu imge devreye giriyor ve bir tiraj rakamından çok daha değerli bir konum sağlıyor. eh, bu da üç-beş kişinin fikir değiştirmesinden çok daha etkili olsa gerek.
bu arada, bir otomobil reklamının ideolojik altyapısı olan bireyin topluma, teknolojinin çevreye, hızın güvenliğe, biçimin öze (vs.) karşı üstünlüğü tezi, cumhuriyet gazetesi reklamının açık -senin deyiminle- "siyasi misyonerliği"nden çok daha tehlikeli geliyor bana. otomobil reklamına benzer bir diğer örnek de, daha önce tartıştığımız 'renk vermemeye çalışan' sinsi Zaman gazetesi reklamı...
yani ben bu reklam serisini, daha önceki iki seriden daha başarılı ve etkili buluyorum. sadece sanat yönetimi açısından gelişmiş değil; seçim dönemi reklamları, senin de dediğin gibi "nasıl oy kullanmamız" gerektiğine dair net bir mesaja sahipti. oysa siyaset sadece uslu uslu sandıklara giderek yapılmaz, bu yüzden de bu reklamlar (ve de "artık" diye vurgulaması) çok daha ucu açık, çok daha düşündürücü. eh, siyaseti nasıl yapacağını sana reklamların anlatmasını beklemiyorsundur herhalde? bunu izleyip sadece dizini dövmekle yetiniyorsan, sahiden de sadece izlemekle yetiniyorsun demektir.
kısacası: reklam dünyayı değiştiremez... ama siyaset değiştirir.
MioCaro (10 Mart, 2008 01:37 Pazartesi)cumhuriyet gazetesi bu kampanyayi ilk baslattiginda etkileyici ve dikkat çekici oldugunu düsünmüstüm. gazetenin kurumsal kimligini iyi yansittigi icin. tiraja bir etkisi oldu mu bunu bilemiyorum ancak her söylenen de oldugu gibi bu sözlerde de özellikle bu kadar sıcak tartışmaların (ki çoğu düşünmeden, körükörüne ezberlerden ibaret) yasandığı günlerde alt okumalar önemli.
dış mihrakların din körüklemeleri ne yeni bir strateji ne de son kez oluyor... (herkes kendi rolünü oynuyor. aktörlerin hepsi tarafların hepsine oynuyor.)
ancak bazı şeyler o kadar derinden değişiyor ki farketmiyoruz bile. değişim iyidir. cumhuriyet gazetesini reklamlarının da yeni bir solukla -söylemle- buluşmasının zamanı geldi bence.
altokumalara da biraz daha makro bakmak gerektiğini düşünüyorum. hiçbir olan tek bir nedene, faktöre, duruma dayanarak olmuyor. ya sundadir ya bunda cook eski bir tekerleme...
not.rutkay aziz emekli olsun evet.
Volkan ATAY (10 Mart, 2008 14:09 Pazartesi)Türkiye Cumhuriyeti'nin 1924, 1961 ve 1982 anayasalarının birinci maddelerinde, "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir" ifadesiyle, cumhuriyet bir devlet biçimi olarak kabul edilmektedir.
Gazeteye mi, rejime mi, sahip çıkacaz?
Umarım gazeteyi kastediyorsunuzdur.
Olası tiraj düşüşü adına üzüldüm.
Gerçek bir Pazarlama Stratejisine ne dersiniz? Belki çözüm olur.
ruprect (10 Mart, 2008 15:35 Pazartesi)Volkan, biliyorusun ki Atatürk bir reklam karakteri, Cumhuriyet ise bir gazete adıdır!:))
Negezel di mi böle varolan kavramları sahiplenivermek hoop diye. Zaten olması gerekeni bir marifet gibi gösterip büyük harflerle insanların kafalarına kakmak.
fair (10 Mart, 2008 16:59 Pazartesi)tam da ülkemizde yaşadığımız olaylara denk bir reklam olmuş.. cumhuriyeti tebrik ediyorum.. bu şekilde provokatif reklamlara ihtiyaç var. yoksa sadece karşı taraf konuşup duracak ve biz öylece kendi köşemizde yaşamaya devam edeceğiz... destekliyorum.
asli (10 Mart, 2008 17:02 Pazartesi)Türbanın "artık" özgürlük olarak nitelendirildiği bir ülkede cumhuriyet de bir gazete ismi olabilir. Çünkü tüm bildiklerimiz ve alışkanlıklarımız yavaş yavaş değiştiriliyor. Toplumun çoğunluğu bunun farkında fakat görmezden geliyorlar. Slogana eklenen "artık" durumumuzu çok iyi anlatıyor aslında...
Volkan ATAY (10 Mart, 2008 18:11 Pazartesi)Birileri hassasiyet içeren değer ve kavramları silah olarak kullandığı sürece bu ülke daima kaynama seviyesinde kalacak, zamanla da buharlaşacaktır...
"Provakatif reklamlara ihtiyaç var" ne demek allah aşkına?
rakunzell rakkadar (10 Mart, 2008 19:24 Pazartesi)bugün işe gelirken bindiğim otobüste yaşlı ve pardesülü türbanlı bi teyze bana cins cins bakıp kocasına döndü ve "başımıza da bi terbiyesiz dikildi, cıkcıkcık" yaptı sayın seyirciler ve arda kalan aktifler!
ve bazılarının keyfi kaçmasın, sakin inekler gb yaşayalım şu ülkede diye provakasyondan uzak kalıp uslu uslu fırça yiyelim, ve dahi fırça da yemeden, o bazılarının sinirleri gerilmesin diye şimdiden kapanalım hmm..
bu reklamları sevdim.. ve hatta ilk izleyişimde "vauuuuuuuuuuu gördünüz mü gördünüz müüüüüüü!" demiş idim. hala da diyorum.
mezzoalto (10 Mart, 2008 20:00 Pazartesi)ya işte rakunzell'cim güzel diyorsun da bu reklamın o teyzenin cık cıklayan küstahlığına mani olması mümkün değil.. hatta muhtemelen daha da küstahlaşacak o ve benzeri teyzeler, bu reklam olsa da olmasa da.. keza bizde bir rahatlama, bir rövanş duygusu uyandıran bir yapısı da yok.. en azından bende uyandırmıyor.. "ohh ne biçim lafı gediğine koymuşlar" dedirtmiyor, veya "al sana işte bu" diyemiyorum.. bana bu reklamlar provokatif filan değil daha ziyade mastürbatif geliyor, birbirimizi ağırlıyoruz, bizim yerimize birilerinin bişi demiş olmasının verdiği hazla oturuyoruz.. cevap verdin mi o teyzeye? "sen kime terbiyesiz diyorsun" dedin mi? ağzını açtığına açacağına pişman ettin mi? sanırım etmedin, etsen ondan da bahsederdin diye düşünüyorum.. ettiysen bile, bir çoğumuz muhtemelen "sabah sabah ağzımın tadı kaçmasın" diye susmayı tercih ederdik herhalde.. işte o yüzden bu reklamlar ve benzeri şeyler sadece birilerinin bizim yerimize konuşmasını sağlıyor o kadar, bizler ağzının tadı kaçmasın diye susanlarız..
bir de iktidarda olan niye provoke olsun, işi tıkır tıkır yürüyor adamın, en fazla ya "beter olun" diyordur ya da "konuşun konuşun deşarj olursunuz, o arada biz şu yasa tasarılarını da geçirelim"..
rakunzell rakkadar (10 Mart, 2008 22:33 Pazartesi)ama mezzo, o zaman eylem de yapmayalım alanlara dökülüp.. nasılsa adamlar götürüyo ülkeyi, elden ne gelir iki tur atsak peeh, diyelim oturalım. bu reklam, bir şeylerin üstesinden gelmeye yetmiyor malesef. ama bizi uyanık tutuyor bana kalırsa. ve en çok ihtiyacımız olan şey de uyanık kalmak.
sabah teyzeye bir şey söylemedim. ardını bekledim, gelmedi. ve zıplamanın iyi bir karar olmadığını düşündüm açıkçası o an. hala da aynını düşünüyorum..
gandy.phoebus (10 Mart, 2008 22:59 Pazartesi)@ruprect
cumhuriyet gazetesi sahip çıktığı değer ve kavramları "hoop diye" edinmiş değil, geçmişini, çizgisini, misyonunu biraz incelersen sen de görebilirsin. mücadelesi uğruna nice kurbanlar vermiş bir gazete biraz daha saygı ve takdir hakediyor bence... ne, yoksa çoktan yılıp davadan vazgeçmiş olmasını mı yeğlerdin?
@Volkan~
darbelerle delik deşik edilmiş anayasalara, içeriği ne olursa olsun başında 'cumhuriyet' yazması seni memnun ediyor olabilir, ama bu kayıtsız şekilciliği herkesten beklememelisin. bu tıpkı akp usulü laiklik anlayışına benziyor; bir yandan adım adım biçimlendirilen bir din toplumu söz konusuyken, küçük bir kitapçıkta laiklik yazmış ne farkeder?
"hassasiyet içeren" diye tanımlanarak içi boşaltılıp toplumsal şartlardan ve siyasi söylemlerden soyutlanan değer ve kavramlar, süs olsun diye, adet bozulmasın diye bir köşede tutulan güzel sözler değiller, mücadeleyle elde edildiler ve mücadeleyle savunulacaklar. bunun -iyi veya kötü- ifadesi olan söylemleri, beğenmeyip "silah olarak kullanmak" diye değerlendirebilirsin, fakat tarihi, siyasi ve kültürel şartların sonucu olduklarını da görmezden gelmemelisin.
toplumun çeşitli afyonlarla uyutulması, elbette kimilerinin işine gelecektir... buna karşı dile getirilen her türlü eleştiri, en azından amacı itibariyle meşrudur --yöntem, tarz, biçim rahatsız edici veya hatalı olabilir, ama buna provokasyon denir mi emin değilim. ancak kendini açıkça bir taraf olarak tanımlamak, sinsi ve sahte bir hoşgörü maskesinden daha güvenilirdir. (taraf olmaktan bucak bucak kaçınanlara duyurulur.)
Volkan ATAY (10 Mart, 2008 23:25 Pazartesi)Rejimlere sahip çıkılabilseydi bugün derebeylikle idare ediliyor olurduk.
Rejimler halkların arayış, beklenti ve seçimleri doğrultusunda inşaa edilirler.
eralp vardar (10 Mart, 2008 23:27 Pazartesi)Bu arada bilmeyenler için bir hatırlatma; filmin yönetmeni de bir kadın. Filmi, Filmpark'ın genç yönetmenlerinden Duygu Güzelmeriç çekti. Görüntü yönetmeni de Mirsad Herovic.
gandy.phoebus (11 Mart, 2008 00:29 Salı)tarih bilgisi eksikliği veya kötü bir mizah anlayışı... ben yine de ciddiye alıp yanıtlayayım; derebeylik yapısı, doğası itibariyle 'halka ait' olmadığından 'sahip çıkılan' bir rejim türü de değildir. feodal rejimleri sürdürme çabaları (ki bize de yabancı değiller pek), "katı olan herşeyin buharlaştığı, kutsal olan herşeyin dünyevileştiği" modern devrimlerle boğulmaya mahkumdur.
rejimler ideolojilerle, devrimlerle, sınıflarla inşaa edilir, yükselir ve çökerler... bu şartları görmezden gelip, hayali ve keyfi kavramlara sığınmak kimseye fayda sağlamayacaktır. bu "arayış... beklenti... seçim..." sözleri (ki neoliberal paradigmaya son derece uygun olduğunu da unutmamak gerek), bana bir de şunları hatırlattı;
"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, laiklik elden gidiyor. Yahu, bu millet istedikten sonra tabii elden gidecek yahu! Sen bunun önüne geçemezsin ki. Yani zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez zaten." -Recep Tayyip Erdoğan, 1994.
phoenixia (11 Mart, 2008 01:44 Salı)--yorumcu tarafından silindi--
dil sürçtü muhtemelen cımbızlamak istemezdim ama, bir insan muhafazakarlıktan laikliğe nasıl geçer ki zati.. muhafazakar olup,laik olmak mümkün yani, geçiş yapması gerekmiyor o bakımdan söyliyim dedim..
gandy.phoebus (11 Mart, 2008 02:51 Salı)phoe,
empati gayretini kutluyor, kısmen de paylaşıyorum, fakat malesef ben taraflar arasında mutlak bir simetri görmüyorum. bireylerin içinde bulundukları muhtelif şartlar ve muhtemel istisna paylarının ötesinde, sorunu yaratan sembolleri, kurumları ve benzeri baskı araçlarını unutmamalıyız. sözünü ettiğin tutumları tekrar gözden geçirelim;
A tutumu: aşağılamak. bu en kolay, en kaçamak tepki olduğu kadar, düpedüz
faşizan bir tutumun parçası: karşındakini, içinde bulunduğu şartları umursamadan "ikinci sınıf" saymak, kişinin kendiliğinden özgürleşim potansiyelini inkar etmek. bunun yanlışlığı ve tehlikeleri konusunda hemfikiriz sanırım; farklı olanı denk kabul etmeyerek
ötekileştirme, diyalog şansını giderek azaltarak toplumun kutuplaşmaya itiyor.
B tutumu: "özgürlük, bireysel irade, kişisel tercih" vs. bu, daha önce sözünü ettiğim
hipertolerans kayıtsızlığıyla baskı araçlarını görmezden gelip, baskın ideolojinin masallarıyla uyutulmak anlamına geliyor. her alanda, her ölçekte, her düzeyde kuşatılmış durumdayken, hangi özgürlükten sözediyoruz?! ve daha temel bir düzeyde, ne zamandan beri bir numaralı baskı aracı olan din ve onun kadını zapt etme biçimi olan tesettür bir
tercih?.. ister istemez Guy Debord geliyor akla:
"Gerçek anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır."
yani gerek başkası tarafından doğrudan uygulanmış olsun (bkz. ilk reklam), gerek din sömürüsüne teslim olarak olsun, burada biçimiyle, işleviyle, sembolizmiyle kadını tutsak eden, "ikinci sınıf" sayan ideolojik bir baskıdan bahsediyoruz (ayrıca bkz. islamda kadının rolü ve kadınlar gününü "en az üç çocuk doğurun" diyerek kutlamak). bu da A tutumundaki aşağılamadan pek uzak sayılmaz değil mi?..
kısacası, tüm yurttaşlarımın başta faşist veya dinci olmak üzere her türlü baskıdan kurtulmasını istemek, "daha fazlasını" istemekse, evet belki de sahiden "kendime benzetmek, zamana uydurmak" istiyorumdur... ancak dikkat edersen burada "biz ve onlar" ayrımı yok; birey ve toplum var, birlikte yaşanacak ortak zemin var. bunun ne ölçüde bir "C tutumu" olduğu ve "cumhuriyet kadını" stereotipinin bu tablodaki yeri ise, başka bir tartışma konusu...
son olarak da, senin "modern" diye nitelendirdiğin, benim postmodern/neoliberal sentez islam diye tanımlamayı tercih edeceğim türban hakkında arkaplan, ilgini çekebilir:
’Şulebaş türban’ tasarımından kara çarşafa uzanan sıradışı bir hayat mezzoalto (11 Mart, 2008 11:30 Salı)pho,
"muhafazakarlık" ifadesi "dinci-mürteci-vb." ifadeleri kullanmak istemediğim için kullanılmıştır.. yani statükoculuk veya gelenekçilik anlamındaki bir muhafazakarlık olarak değil islami muhafazakarlık olarak algılanırsa belki daha net olur, netekim orada anlatmaya çalıştığım şey de "fikrini değiştirmeyecektir" düşüncesiydi..
sözünü ettiğin ikilemi sürekli yaşıyorum.. sınıflarımda tesettürlü öğrencilerim var.. genel olarak sakin, huzurlu, çalışkanlar.. bir kısmı en başından beri öyleydi, türban hadisesi gündemde değilken şapka/bere vb şeylerle geliyorlardı.. aramızda geçen bir konuşmada bir yandan üniversite çağında bir insanın kılık kıyafetine karışılmasını çok manasız bulduğum bir yandansa aynen gandy'nin yukarıda ifade ettiği şekilde, tüm kitabi dinlerde görülen ve din kavramınına dair tüm yorum, uygulama, açıklama vb süreçlerin erkeklerin tekelinde olmasından kaynaklanan bir "kadını ikinci sınıf görme / baskılama" sembolizmi olan örtünmeyi içime sindiremediğimi ifade ettim.. bişi demediler, bunu tartışmaya çalışmadığımı, tartışmanın da nafile olduğunu iki taraf da biliyor çünkü.. çünkü bu bir inanç, bir dogma.. kitapta yazsın yazmasın bu insanlar örtüsüz çıplak olduklarına inanmışlar bir kere.. ve insanların kafalarındaki tek dogma elbette din değil, yani kimseyi "erkek egemen bir zihniyetin ürününe körü körüne inanmakla" suçlayamıyorum, örtünmeyen kadınların bile erkek egemen dünyada maruz kaldıkları ve ayak uydurmak zorunda hissettikleri o kadar çok baskı ve zorlama var ki? medyanın, çevrenin, hayatın örtünmeyen kadınları meşgul etmek için kullandığı "örtüler" yok mu? tencere dibin kara, seninki benden kara..
ama şunu da anlatmadan edemicem: türban serbestisiyle bir kaç öğrencim daha -ki beklemiyordum diyemem- tesettüre geçtiler.. ve bu sonradan örtünen kızlarımızın daha önceleri "muhafazakar" (bkz. ilk cümledeki tanım) bir genç kız profiline çok daha uygun, örtünmenin temel mantığı olan sade, dikkat çekmeyen, ağır olan görüntüleri aniden çok daha göze batıcı ve çarpıcı hale geldi.. en başından beri örtünen kızlarımız olabildiğince sade-pastel-örtünmenin temel mantığına uygun sürdürürlerken giyim ve tavırlarını, sonradan gelenlerin bir kısmının kırmızı parlak eşarp, siyah topuklu çizme gibi seçimleri karşısında şaşırıyorum.. örtünün haricinde de eskisinden daha dikkat çekici bir giyim, ve hal ve tavırlara, bakışlara ve duruşlara bile yansıyan bir özgüven artışı.. inanç vs. siyasi simge arasındaki ayrım benim için sanırım hiç bu kadar net olmamıştı..
Volkan ATAY (11 Mart, 2008 11:52 Salı)Ulusal irade: Halkın istek ve görüşleridir. Eğer egemenliği ulusa verirsen onlarda kendi iradelerini kullanarak kararlar alabilirler. Ulusal iradenin gerçekleşmesi şunlara bağlıdır.
- Halkın serbestçe oy kullanması.
- Meclisin baskı altında olmadan karar alması.
gandy.phoebus (11 Mart, 2008 12:19 Salı)tembel demokrasisi, elbette sadece sandıktan sandığa kendini ifade etmekle yetinir. sorumluluğu, yetkiyi, egemenliği paslayıp horlamaya devam!..
layni (11 Mart, 2008 21:06 Salı)amacına ulaşmış anlatmak istediğini çok güzel ifade etmiş bir reklam olmuş. kasvetli ve çıkışı olmayan günlerdeyiz , sanki hiç bitmeyecek ve daha da büyüyecek kontrolunu kaybetmiş bir güç çekiştiriyor bizi ...umarım çözüm bizi bulur biz toplum olarak onu bulamayacakmışız gibi , bölünüyoruz..
Ugur Abi (11 Mart, 2008 21:16 Salı)@VolkanATAY
"Rejimlere sahip çıkılabilseydi bugün derebeylikle idare ediliyor olurduk. Rejimler halkların arayış, beklenti ve seçimleri doğrultusunda inşaa edilirler." cümlesi yanlış. Derebeylikleri, halkların arayışı mı yıktı, güçlü krallıklar (sermaye de diyebilirsiniz) mı? Acaba bölge halkı derebeyi için savaşmadı mı? Güçlü krallıklar nerelerde pek olmadı, nerelerde henüz feodal düzen sürüyor... Demek ki neymiş, "edebi cümleler iyi ama bir de doğru zemine otursa"...
Ugur Abi (11 Mart, 2008 21:25 Salı)Bu arada, reklamlara maalesef tarafsız bakamıyorum. Cumhuriyet, hedefleri doğrultusunda, tıpkı "en" rakipleri gibi haber çarpıtmakta son derece başarılı...
O gazeteye inancımı öylesine kaybetmişim ki, reklamları çok "naylon" buluyorum. Yaptıkları ile söylediklerinin tutarsız olduğunu düşünüyorum.
Doğru gazete olsaydı, reklam, "parasını vermeden celebrity kullanmak" (Sezen dersiniz, Aksu demezsiniz ama reklamı Sezen Aksu temasına oturtursunuz) gibi değerlendirilir ve başarılı bulunabilirdi.
phoenixia (12 Mart, 2008 00:03 Çarşamba)-yorumcu tarafından silindi--
şöyle bir vidyo geldi arkadaşımdan..
http://www.youtube.com/watch?v=Qbbp8ac8ROQ
mehmet (12 Mart, 2008 00:42 Çarşamba)"Mutlu Ol Bu Bir Emirdir" içinde bi de "bu hayat pahalılığında" kalıbı geçseymiş Levent Kırca parodisi olacakmış... (3. dakikadan sonra sonra geçiyosa bilmiyorum. o zaman bu yorumu "bu bildiğin Levent Kırca parodisi yahu" olarak okuyabilirsiniz yorumu)
gandy.phoebus (12 Mart, 2008 00:59 Çarşamba)şimdilik kısa tutmak zorundayım, yarın sabah seyahate gidiyorum. dönüşte uzun uzadıya şu meşhur video hakkında görüş bildirmek isterim. şimdilik sadece;
"bir taraftan kızlarımızı okula gönderelim kampanyaları yaparken, diğer yandan gitmek isteyenleri engellemek de tuhaf geliyor."

phoenixia (12 Mart, 2008 01:04 Çarşamba)o vidyo meşhur muydu.. :O
bilmiyorum, bilmiyordum desem.. :/
(iyi yolculuklar)
mehmet (12 Mart, 2008 01:05 Çarşamba)324 İmam Hatip Lisesi açarak rekoru elinde bulunduran Sami Süleyman Gündoğdu Demirel der ki: "Demokrasilerde halkın yanlış yaptığı hiç görülmemiştir". Bu manidar cümleyi anlamadan sahaya çıkmak, kuralları hakkında ne insiyatifin ne de bilgin olan bir oyun için bahis tutmaktan öte değil. Bu heyecanla bir karış uçan akılları da bu bahis heyecanına bağlıyorum istemeden.
Anlamaktan çok anlatmaya hevesliler, hala Atatürkçülük sözcüğünün yanına güncel akıl içeren birşey ekleyemeyedursun (ki bugün Atatürkçülük yapıyorum diyenlerin çoğu İnönücülük yapmaktadır o ayrı mesele), kimse anlamadan o mahalle baskısından resimler yapıp pencerelerimizi onla kaplamaya başlamış olabiliriz.
"Sen hiç langırt oynadın mı çocuk?"
Bu aralar nerede gürültülü bir tezahürat duysam ister istemez "birileri yine fırfır yapıyor" diye düşünüyorum.
Diyeceğim odur ki Sinan Çetin
okumuş filmci olmuş, siz de okuyun ne istiyosanız onu olun.
Yukarıdaki yorumun RTE'cesi:
Bütün oyununu sağ kanattaki bir yıldız oyuncuya defans yapmak üstüne kurarsan, hem gol atamazsın, hem de sen göremeden sol kanattan kevgire çevirirler adamı.
mehmet (12 Mart, 2008 01:37 Çarşamba)Öte yandan neredeyse her gün bir sitenin yasaklandığı günlere koşan memleketimizde buna karşı bas bas bağırmasını beklediğim mürekkep yalamışların, hala üniversite gibi özgürlüklerin zirvede olması gereken bir alanda kimin neresine ne taktığına takılarak bu oyuna geliyor olması, mürekkep niyetine ne yaladıkları konusunda şüpheye düşürüyor beni.
Başkalarının özgürlükleriyle uğraşmak yerine, kendi özgürlüklerinin adını koyarak onlar için duruş sergilemeden kimse özgürlük edebiyatı yapmasın. Çokseslilik yerine, hangi tek ses olsun kavgası vererek bir gıdım alınacak yol yoktur.
Bugünkü tartışma bir özgürlük pazarlığı değil, yasak pazarlığıdır. Ve bu oyun bu haliyle oynandığı sürece daha yasakçı zihniyetin kazanacağı aşikardır.
Volkan ATAY (12 Mart, 2008 11:21 Çarşamba)@Ugur Abi
Diğer bir deyişle monarşik eğilimlerin güç kazanmasıyla feodalizmin siyasi yapısı çökmüştür.
Ugur Abi (12 Mart, 2008 22:06 Çarşamba)@VolkanATAY
Evet, ben de onu diyorum. Bu durumda, söylenen ile söylenmek istenen birbirini tutmuyor. Edebi söz ederken dikkatli olunmalı...
Not: Burada güç kazanan şey, monarşik eğilim değil, bizzat monarşinin tam kendisidir.
Yorum yapmak için
- sisteme
kayıt olabilir,
- Bigu üyesi iseniz ana sayfadan
giriş yapabilirsiniz.